Dünyanın pek çok yerindeki müzeler ve koleksiyonlardaki sanat eserlerinin bir kısmı yasal yolların dışında değişik şekillerde elde edilmiştir. Bedelleri ödenerek buralara kazandırılan eserler yanında sergilenen veya depolarda saklanan kıymetli eserlerin çalınma, el koyma, kaçırma gibi değişik metotlarla elde edildiğini anlamak gören ve düşünebilen insanlar açısından çok zor değildir.
Dünyadaki müzelerde sergilenen bu eserlerle ilgili pek çok hikâye, roman yazıldığı gibi filmler de çekilmiştir. Mona Lisa tablosu gibi resim şaheserlerinin, Topkapı Sarayındaki Kaşıkçı Elması gibi mücevherlerin ve daha nice sanat eserinin çalınmaları ile ilgili filmleri kolaylıkla hatırlayacaksınızdır. Geriye doğru düşündüğünüzde muhakkak ki bu tür konuları olan kitaplardan da okuduklarınız da gözünüzün önüne gelecektir.
Yaşadığımız topraklardan da sayısı bilinemeyecek kadar çok eser yurt dışına kaçırılmışsa da özel izinlerle verilenler de bulunmaktadır. Bunların en bilineni Bergama’daki Zeus Tapınağı’dır ki Sultan II. Abdülhamit’in izniyle Almanlara verilmiş, onlar da 750 tonluk bu tapınağın taşlarını teker teker söküp Berlin’e götürüp Pergamon Müzesinde sergilemektedirler.
II. Haçlı Seferinde Haçlılar 1204 senesinde Doğu Roma İmparatorluğunun başkenti İstanbul’u yağma etmekle kalmamış pek çok sanat eserini de çalarak götürmüşlerdir. Bunların en önemlilerinden sayılan Hipodrom’daki(Sultanahmet Meydanı) 4 Bronz At Heykelidir. Venedik’e kaçırılıp oradaki San Marko Bazilikasının duvarına monte edilmiştir. Milattan önce ikinci yüzyılda yapılmış bu heykeller pek çok kitapta ve filmde karşınıza çıkmış, bunlara konu olmuştur.
Devlet-i Aliye’nin toprakları içerisindeki sayısız eser özellikle Avrupa ve ABD’ye kaçırılırken, sahip oldukları topraklara dönmelerini engellemek maksadıyla yollar da geliştirilmiş. Çalanlar veya kaçıranlar bunları başkalarına devrederek, üç-beş el değiştirerek ve koleksiyonlara dâhil ettirmek suretiyle hırsızlık malını meşru zemine oturtmayı başarmışlardır. Bir de restorasyon sırasında sahteleri ile yer değiştirip çalanlar vardır ki buna verilebilecek yegane örnek İstanbul’daki II. Selim Türbesinin girişindeki çini panolardan bir tanesidir. 1900’lü yılların başlarında restorasyon yapılırken gizlice yerine sahtesi yerleştirilen İznik Çinisi levhanın çalınmış olduğu neredeyse yüz sene sonra depremde düşen bir parçanın arkasındaki porselen fabrikası ambleminden anlaşılmıştır. Çalınan bu kıymetli çini levha günümüzde Fransa’daki Louvre Müzesindedir.
Buna benzer olarak Konya’daki Beyhekim Camii mihrabı da aynı yıllarda restorasyon yapılırken bozulan yerleri tamir edileceği kisvesiyle sökülmüş ve bir daha geri getirilmemiştir. Berlin İslâm Eserleri Müzesinde sergilenmedir. Konya’daki dostlar Beyhekim Camii’ne gittiklerinde karşılarına çıkmasını ümit ettikleri Selçuklu dönemi Türk-İslâm şaheseri bir mihrap ile karşılaşacaklarını düşünseler de görecekleri tahtadan yapılmış mihrap olacaktır. Hüzün Kaldı Geriye isimli romanımda Beyhekim Camii mihrabından ve II.Selim Türbesinden çalınan Çini Levhadan da bahsetmiştim. Bahsetme sebebim de bu nadide sanat eserlerinin hâlâ uzaklardaki bir müzede sergileniyor olmasıydı.
Bağdat Demiryolu Hattı yapılırken Almanların çaldığı, kaçırdığı pek çok eser vardır. Şimdi ‘bunları kendileri mi çalmış?’ diye soracaksanız tabii ki kendileri çalmamış. Buralarda yaşayan, buraların kıymetini bilmeyen yerli işbirlikçiler aracılığıyla yapmışlar. Dünyanın Ortasındaki Şehbal adını verdiğim romanımı yazma sebebim Akşehir’den çalınarak kaçırılan, Türk-İslâm sanatının önemli eserlerinden olan ve ceviz oyma tekniğiyle yapılmış iki sandukadır. Bunların birisi Seyyid Mahmut Hayrani Türbesinden çalınan ve günümüzde Kopenhag’daki David Samling Müzesinde sergilenendir. İkincisi ise Akşehir’deki Şeyh İbrahim Veli Sultan Türbesinden çalınan ve günümüzde Berlin’deki Pergamon Müzesinde sergilenen sandukadır. Hakeza Konya’daki Kılınçaslan Köşkü’nün çini süslemeleri de aynı zamanlarda çalınarak kaçırılmıştır.
Akşehir’deki Garp Cephesi Karargâhı Müzesi, İstiklâl Harbi’ne özellikle Sakarya Zaferimizden sonra Büyük Taarruz hazırlığının yapılmasına şahit olan müstesna bir binadadır. Türk Milletinin bu topraklardaki varlığının devam etmesinin, işgal altındaki topraklarımızın kurtarılmasıyla ilgili bütün plan burada kurmay heyetimiz tarafından yapılmıştır. En ince ayrıntısına kadar harekâtın planların yapıldığı bu mekânın ve Akşehir’de bulunan herkesin gösterdiği çabayı da romanlaştırmak gerekiyordu ki Kumrular Ağlar İçimde adını verdiğim romanım da bu şekilde ortaya çıkıverdi. Topyekûn istiklâle odaklanmış Türk Milletinin aşkla coşkuya kapıldığı bu coğrafya yalnızca bu müze olmuş mekândan ibaret değil ama üç Mustafa’nın; Mustafa Kemal Paşa’nın, Mustafa Fevzi Paşa’nın, Mustafa İsmet Paşa’nın ve zafere inanmış yiğitlerin de yaşadıklarını anlatabilmenin bana nasip olması yüzünden yüce Mevla’ya ne kadar şükretsem az olacaktır.
Yazımın başlığı aslında daha uzun bir biçimde anlatacağım bir sunumla ilgiliydi. Bazı mücbir sebeplerden dolayı üzülerek bu programa katılamasam da anlatacaklarımdan az da olsa bir kısmını kıymetli okurlarla paylaşmak için bu yazıyı kaleme aldım. Anlatmaya çalışırken örnek verdiğim kitaplarımı merak eden kıymetli okurlar bunları temin edip okuyabildiklerinde ümit ediyorum ki bizler uyurken, sahip olduğumuz topraklarda kimlerin neleri, nasıl çaldığını anlayabileceklerdir. Ayrıca vatan adını verdiğimiz bu kıymetli toprakların nasıl zorluklarla, hangi bedeller ödenerek kurtarıldığının da farkına varabileceklerdir.
Saygılarımla…


YORUMLAR