Beni Ne Zaman Bıraktın?

Kürşad TUNCALI pozitifenerjim@gmail.com

"Geç kaldın."
"Elli yıldır biraz geç kalıyorum galiba."
Gülümsedi.
"Eskiden böyle konuşmazdın."
"Eskiden birçok şeyi yapmazdım."
Garson iki çay getirdi.
Şekerliği de bıraktı masaya.
Elim istemsizce şekere gitti. Birinciyi attım. Sonra ikinciyi.
Karıştırdım.
"Elli yaşına geldin," dedi.
"Şekeri hâlâ bırakamadın."
"Bazı insanlar rakıyı bırakır, bazıları sigarayı. Ben şekeri bırakamadım."
"Sigarayı da."
Cebimden paketi çıkardım.
Doktor yasaklamıştı.
Ben doktoru seviyordum ama sigarayı daha uzun zamandır tanıyordum.
Bir tane yaktım.
"Öleceksin," dedi.
"Hepimiz öleceğiz."
"Hayır," dedi. "Sen bazen yaşamayı unutuyorsun."
Sustum.
Yağmur cama vuruyordu.
Bir süre sadece çaylarımızı izledik.
İnsan bazı sessizlikleri sadece belli kişilerle paylaşabiliyor.
"Beni özledin mi?" diye sordu.
Özlemek...
İnsanın içindeki boş koltuğa her gün yeniden göz ucuyla bakması gibi.
"Özledim," dedim.
"Ne kadar?"
Bir sigara daha yakmak istedim.
Birini daha.
Birini daha.
"Yağmurdan sonra gelen toprak kokusu kadar," dedim.
"Mahalle arasında bisiklet süren bir çocuğu görünce."
"Bir uçurtma görünce."
"Sebepsiz yere."
Başını eğdi.
"Ne zaman bıraktın beni?" diye sordu.
Bu kez soru canımı acıttı.
"Hatırlamıyorum."
"Hatırla."
Düşündüm.
Babamın güçlü olmamı beklediği gün mü?
Bir cenazede ağlamamayı öğrendiğim gün mü?
Kredi hesapları yaparken hayal kurmayı unuttuğum gün mü?
Yoksa...
Bir sabah gökyüzüne bakmadan evden çıktığım ilk gün mü?
"Hatırlamıyorum," dedim.
Gülümsedi.
"Oysa sen bunu daha önce yaşadın."
Başımı kaldırdım.
"Bir kadın vardı," dedi.
Boğazım düğümlendi.
"Biliyorsun..."
Biliyordum.
"Çayını nasıl içtiğini ezbere bilirdi. Ve aslında tam da seni sevdiğin yerden terketti. Seni terketmeden çok daha önce içinden ve çayının şekerini atıp karıştırmayı bıraktığında terketmişti."
İki şeker.
Karıştırarak.
Kaşığın ince belli bardağa değen sesi.
"Sonra ne oldu?" diye sordu.
Bir sigara daha yaktım.
"Bir gün..." dedim.
"Şekeri masaya bıraktı."
Sessizlik.
"Karıştırmadı."
Bir şey demedim.
"Sonra yine bıraktı."
"Ve yine."
"Ben de yorgunluk sandım."
"Dalgınlık sandım."
"Alışkanlıkların değişmesi sandım."
Aşağı baktım.
"Meğer insan bazen gitmeden önce gider."
"Ve ben bunu, ayrılık cümlesi kurulduktan çok sonra anladım."
Yağmur durmuştu.
Camdaki damlalar akmaya devam ediyordu.
O bana uzun uzun baktı.
"Ben de öyle yaptım," dedi.
"Neyi?"
"Seni terk etmeden çok önce gittim."
"Nerede?"
"Koşmayı bıraktığın gün."
"Bir su birikintisine basmamak için yolunu değiştirdiğin gün."
"Yağmur yağarken pencereyi kapattığın gün."
"Yeni bir defterin ilk sayfasını kirletmekten korktuğun gün."
"Bir çocuğun oyun davetine 'İşim var' dediğin gün."
"Resim çizmeyi bıraktığın gün."
Sustu.
Sonra yavaşça ekledi:
"Ve en kötüsü..."
"Neydi?"
"Kendini ciddiye almayı, mutlu olmaktan daha önemli sandığın gün."
Başımı önüme eğdim.
Elli yaşındaydım.
Saçlarımda beyazlar vardı.
Doktorun kızdığı sigaraları içmeye devam ediyordum.
Çayıma hâlâ iki şeker atıyordum.
Ama bunların hiçbirine üzülmedim o an.
Canımı acıtan başka bir şeydi.
Ben...
Kendimi ne zaman şekersiz bırakmıştım?
"Bana kızgın mısın?" diye sordum.
"Hayır," dedi.
"Ben seni affettim."
"Peki ya sen?"
"Neyi?"
"Kendini affettin mi?"
Cevap veremedim.
Ayağa kalktı.
Arkasından seslenmek istedim.
Adını söylemek istedim.
Ama fark ettim ki onun bir adı yoktu.
Çünkü o benim eski sevgilim değildi.
İlk aşkım da değildi.
O...
Sekiz yaşında dizleri yara içinde eve dönen,
Misketlerini cebinde taşıyan,
Yağmur başlayınca sokağa koşan,
Yeni ayakkabılarını eskitmekten korkmayan,
Dünyanın hâlâ güzel bir yer olduğuna inanan çocuğun ta kendisiydi.
Yıllar önce büyümek uğruna geride bıraktığım bendim.
Kapı kapandı.
Garson masaya geldi.
"Bir isteğiniz var mı?" diye sordu.
Başımı kaldırdım.
Masada başından beri tek çay bardağı vardı.
İçinde iki şeker erimişti.
Ve ben...
Tam elli yaşında bir adam olarak ilk kez şunu anladım:
İnsan bazen başkası tarafından terk edilmez.
Önce kendini terk eder.
Geri kalan herkes, sadece o boşluğu fark eder.