YIKILAN BİR DÜNYAYI ONURUYLA UĞURLAMAK MÜNEVVER AYAŞLI
"Tercih Edilmiş Körlük" yazı dizimizin beşinci durağında, merceğimizi Cumhuriyet tarihimizin en şahsına münhasır, en vakur ve belki de en çok haksızlığa uğramış kalemlerinden birine, Münevver Ayaşlı’ya çeviriyoruz. Önceki haftalarda Abdülhak Şinasi Hisar, Safiye Erol, Nahid Sırrı Örik ve Asaf Hâlet Çelebi ile yaptığımız o "hafıza iadesi" yolculuğunda, bugün karşımızda bir imparatorluk bakiyesi, bir hanımefendi ve hepsinden önemlisi sarsılmaz bir "zaman şahidi" duruyor.
Münevver Ayaşlı, 1906 yılında Selanik’te dünyaya gözlerini açtı. Babası Miralay Mustafa Tayyar Bey, dönemin üst düzey subaylarından biriydi; annesi Şerife Hayriye Hanım ise köklü bir Osmanlı ailesine mensuptu. Ayaşlı’nın çocukluğu, bir imparatorluğun en sarsıntılı ama bir o kadar da kozmopolit şehri olan Selanik’te, ardından ise payitaht İstanbul’da geçti. Ayaşlı, kendini "Selanik'te doğmuş Konya Türkmenlerinden bir Türk" olarak tanımlamıştır. Onu dönemdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri, aldığı eğitimin çok yönlülüğüdür. Henüz çocuk yaşta Almanca ve Fransızca öğrenmeye başladı; savaşın gölgesinde Berlin’de eğitim gördü. 1927 yılında dönemin önemli diplomatlarından Nusret Sadullah Bey ile evlenmesi, onun hayatını sadece bir yazar değil, bir "dünya vatandaşı" olarak da şekillendirdi. Prag ve Varşova gibi Avrupa başkentlerinde sefaret çevrelerinde bulundu. Batı’nın metodolojisini bizzat yerinde gözlemlerken, kalbindeki o kadim İstanbul ve Osmanlı terbiyesini hiçbir zaman yanından ayırmadı.
Münevver Hanım’ın soyadı, hem bir aidiyetin hem de imparatorluktan Cumhuriyet’e devrolan büyük bir diplomatik mirasın mührüdür. "Ayaşlı" ismi, doğrudan Ankara’nın kadim ilçesi Ayaş’tan ve bu topraklardan filizlenen köklü bir aileden gelmektedir. Bu ismin hikâyesini ve Münevver Hanım’ın hayatındaki yerini şu başlıklarla temellendirebiliriz:
Sadullah Paşa’dan Kalan Miras: Münevver Ayaşlı, bu soyadını 1927 yılında evlendiği eşi Nusret Sadullah Ayaşlı vesilesiyle almıştır. Nusret Bey, Osmanlı’nın son döneminin en kudretli diplomatlarından biri olan, Berlin Sefiri ve Tanzimat devrinin önemli devlet adamı Sadullah Paşa’nın oğludur. Aile, köken olarak Ankara’nın Ayaş ilçesine dayandığı için "Ayaşlılar" olarak anılagelmiş ve Soyadı Kanunu ile birlikte bu yerel aidiyet resmî bir kimliğe dönüşmüştür.
Bir Diplomat Eşi Olarak "Ayaşlı" Kimliği: Münevver Hanım, sadece bir yazar değil, aynı zamanda Nusret Sadullah Bey’in eşi olarak Avrupa başkentlerinde Türkiye’yi temsil eden bir diplomattır. "Ayaşlı" soyadı, onun Prag, Varşova ve Berlin gibi merkezlerdeki seçkin çevrelerde, bir Osmanlı aristokratı ve Cumhuriyet aydını olarak tanınmasını sağlayan o vakur imzanın parçası olmuştur.
Peki, böylesine donanımlı, birden fazla yabancı dile hâkim ve tarihsel süreçleri bizzat yaşamış bir yazar neden edebiyat kanonumuzda uzun süre "görmezden gelinenler" listesine itildi? Münevver Ayaşlı’nın bu "körlük" kapsamına alınmasının temel sebebi, onun Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki keskin kültürel kopuş sürecinde, "reddedilen" bir mirası ısrarla savunmasıydı.
O dönemde edebiyatın ana ekseni Anadolu’ya yönelmek, köy hayatını anlatmak ve yeni bir kimlik inşa etmek üzerindeydi. Münevver Ayaşlı ise aksine konakları, paşaları, Osmanlı teşrifatını ve o rafine İstanbul kültürünü yazıyordu. Birçok eleştirmen tarafından "fazla aristokrat" veya "geçmişe takılıp kalmış" olarak yaftalandı. Oysa onun derdi sadece nostalji değildi; o, binaların yıkılmasıyla birlikte bir insan tipinin, bir üslubun ve bir nezaketin de yok olduğunu haykırıyordu. O, dindar ve gelenekçi kimliğiyle "modern" edebiyat çevrelerinin dışında kaldı; muhafazakâr çevrelerde ise bir "hanımefendi" olarak saygı görse de, eserlerinin altındaki derin sosyolojik analizler çoğu zaman ıskalandı.
Ayaşlı’nın eserleri, bir medeniyetin sadece ruhunu değil, o ruhu taşıyan bedenleri de tasvir eder. Özellikle Pertev Bey’in Üç Kızı (1968), Pertev Bey’in İki Kızı (1969) ve Pertev Bey’in Torunları (1975) üçlemesi, bir ailenin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişteki sosyolojik ve psikolojik dönüşümünü bir cerrah titizliğiyle işler. Vaniköyünde Fazıl Paşa Yalısı (1987) eseri ise mekânın nasıl bir karakter haline geldiğinin en asil örneğidir. Hatırat türündeki başyapıtı olan İşittiklerim Gördüklerim Bildiklerim (1973), dönemin dev isimlerini birer canlı portre gibi önümüze koyarken; Dersaadet (1975) İstanbul’un kaybolan silüetine bir saygı duruşu niteliğindedir.
Münevver Ayaşlı’yı dünya edebiyatının o devasa kütüphanesinde bir rafa yerleştirecek olursak, yanına koyacağımız ilk isim şüphesiz Marcel Proust olurdu. Proust, Fransız aristokrasisinin o ince detaylarını nasıl araladıysa; Ayaşlı da çöken bir imparatorluğun estetiğini aynı titizlikle mühürlemiştir. Ancak onun asıl edebi ruh ikizi, İtalyan edebiyatının dev ismi Giuseppe Tomasi di Lampedusa’dır. Bugünlerde bir film platformunda , görkemli bir dizi olarak yeniden hayat bulan o meşhur "Leopar" (Il Gattopardo) romanında, eski bir dünyanın yıkılışını bir "soyluluk vakarıyla" anlatan Lampedusa gibi; Ayaşlı da bir devrin batışını hüzünle ama asaletini bozmadan kayda geçirmiştir. Toplumun o yazılı olmayan kurallarını bir ahlak yasası gibi işlemesiyle Edith Wharton’ın keskin sosyal gözlem gücüne; kaybolan bir medeniyete duyduğu sızılı özlemle ise Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası’ndaki o vakur duruşuna oldukça yakındır. O, sadece yerel bir anı yazarı değil; küresel ölçekte "yıkılan bir dünyayı" onuruyla uğurlayan evrensel bir kronikçidir.
Münevver Ayaşlı’nın dili, robotik bir tekrardan ya da akademik bir kuruluktan uzaktır. O, okuyucusuyla adeta bir Boğaz yalısının balkonunda, gümüş bir tepside sunulan kahve eşliğinde sohbet eder gibidir. Yazının sonuna yaklaşırken, onun bu duru sesinden şu mühim ikazı hafızalarımıza kazıyalım:
Münevver Ayaşlı’nın dili, robotik bir tekrardan ya da akademik bir kuruluktan uzaktır. O, okuyucusuyla adeta bir Boğaz yalısının balkonunda, gümüş bir tepside sunulan kahve eşliğinde sohbet eder gibidir. Yalın, duru ama son derece vakur bir Türkçe kullanır. Yazının sonuna yaklaşırken, onun bu duru sesinden birkaç cümleyi hafızalarımıza kazıyalım:
"Eski İstanbul'da nezaket, insanın kendi nefsine duyduğu saygının bir ifadesiydi. Bir paşanın bir uşağa hitap ederken takındığı o asil tavır, aslında uşaktan ziyade paşanın kendi şahsiyetinin bir aynasıydı."
"Mazi, bir mezarlık değil; kökleri derinde olan büyük bir çınardır. Kökünü kesen ağaç, ne kadar modern sularla sulanırsa sulansın, kurumaya mahkûmdur."
Münevver Ayaşlı’nın tüm külliyatı, bugün titizlikle Kubbealtı Neşriyat tarafından yayımlanmaktadır. 1999 yılında, 93 yaşındayken Karacaahmet Mezarlığı’nda o çok sevdiği İstanbul’un kucağına emanet edilen Ayaşlı’yı okumak; sadece geçmişi öğrenmek değil, bugün kaybettiğimiz o nezaketi ve "insan kalma" üslubunu yeniden hatırlamaktır. Akademisyenlerin ve edebiyatseverlerin son yıllarda ona gösterdiği ilginin artması, umuyoruz ki bu "tercih edilmiş körlüğü" tamamen ortadan kaldıracaktır.