MECZUP ZANNEDİLEN BİR DEHA: ASAF HÂLET ÇELEBİ
“İbrahim, gönlümü put sanıp da kıran kim?” Dizelerini duyup da sarsılmayan kimse kalmamıştır sanıyorum ama bu dizelerin şairi karanlık bir perde ardındaki gizemini korumaktadır hala …
Edebiyat tarihimizin bazı köşeleri vardır ki, orada duran isimlere bakarken toplumca bir tür "kolektif sağırlık" ya da yazı dizimizin başlığıyla "tercih edilmiş bir körlük" yaşarız. Bu körlüğün en sarsıcı muhatabı, şüphesiz Asaf Hâlet Çelebi’dir. 1940’lı ve 50’li yılların Türkiye’sinde, herkes ya ideolojik bir kavganın ya da sığ bir realizmin peşindeyken; bir adam çıkıp "Om Mani Padme Hum" diye seslenmiş, Hititlerden, Perslerden, Hint bilgeliğinden ve tasavvufun derin remizlerinden bir şiir kulesi inşa etmiştir. Döneminin entelektüelleri onu "anlamsızlıkla" suçlayıp alay ederken, o aslında binlerce yıllık bir insanlık hafızasını tek bir mısraya sığdırmaya çalışıyordu.
Onu anlamak için biraz geriye gidersek: Asaf Hâlet (1907-1958), payitahtın son demlerinde bir saray bürokratının oğlu olarak İstanbul’da doğdu. Onun hayatı, sadece şiirleriyle değil, köklerindeki o aristokratik ve manevi mirasla da şekillenmiştir. Babası Mehmed Said Halet Bey, Dahiliye Nezareti memurlarından, son derece kültürlü bir İstanbul beyefendisiydi; annesi Hanife Hanım ise geleneksel bir Osmanlı hanımefendisiydi. Asaf Hâlet, ilk Farsça ve Fransızca derslerini babasından almış, onun zengin kütüphanesinde büyümüştür.
Özellikle soyundaki "Çelebi" ünvanı tesadüf değildir; ailesi köklü bir Mevlevi geleneğine dayanmaktadır. Bu ünvan, Mevlana Celaleddin Rumi'nin soyundan gelenlere veya Mevlevi tarikatında yüksek mertebedeki kişilere verilen bir sıfattır. Asaf Hâlet, bu manevi mirası hiçbir zaman reddetmemiş; aksine Mevlevilik üzerine yaptığı akademik çalışmalarla bu kökleri bilimsel bir zemine taşımıştır. Galatasaray Lisesi’ndeki yarım kalan eğitiminin ardından ömrünü kütüphanelerin tozlu rafları arasında, bir "hafıza memuru" olarak geçirdi. Onun hayatı, 1958 yılında Beylerbeyi’ndeki bir vapur iskelesinde ansızın durana dek; Mevlevihane sessizliğiyle modern sanatın aykırılığı arasında gidip gelen bir sarkaç gibiydi. O, hiçbir yere ait değildi; bu yüzden her yerin ve her zamanın şairiydi.
Peki, onu neden göremedik? "He-Hu-Hu" alayının ardındaki sığlık devam ediyor mu acaba diye düşünmek zorundayız şimdi. Asaf Hâlet’i "tercih edilmiş körlük" kapsamına alan şey, onun şahsına münhasır "meczup" duruşudur. O dönemde edebiyat ya Anadolu’yu kurtarmalıydı ya da sokağın sesini yansıtmalıydı. Asaf Hâlet ise "saf şiirin" ve "sesin" peşindeydi. Meşhur "He" şiiri yayınlandığında, dönemin mizah dergileri onunla "He-hu-hu" diye dalga geçmiş, onu bir akıl hastası gibi resmetmişlerdi. Bu körlük, aslında derinlikten duyulan bir korkuydu! Bunu önemsiyorum “derinlikten duyulan korku” , insana dair bir şey ama insanı da sürekli sığ sulara hapseden bir engel olmamalı.Toplumun anlayamadığı en büyük remizlerden biri de onun 1953 yılında yayımlanan kitabına isim olan "Om Mani Padme Hum" ibaresidir. Bu, Tibet Budizmi'nin en kutsal mantrasıydı. Kelime kelime bakıldığında "Om" evrenin başlangıç sesini, "Mani" mücevheri, "Padme" nilüfer çiçeği içini, "Hum" ise bilgeliği temsil ediyordu. Yani özünde "Nilüfer çiçeğinin içindeki mücevhere selam olsun!" diyordu. Onun için şiir, anlamdan ziyade bir "ses ayini" idi. Bu mantrayı kullanarak, Anadolu’nun ortasında bir "cezbe" hali arıyor; kelimelerin sözlük anlamlarını bir kenara bırakıp sesin ruh üzerindeki büyüleyici etkisini kovalıyordu. Ancak toplum, onun şiirindeki Buda’yı, İbrahim’i, Mansur’u ve Sidharta’yı anlayacak o kültürel katmanlılığa sahip değildi. Onu "anlamsız" bularak körlüğü tercih ettik, çünkü onu anlamak için sadece Türkçe değil, insanlık tarihinin ortak rüyalarını da bilmek gerekiyordu. Sadece Türk , Müslüman ya da bir başka kimlikle değil, sadece insan belki de yeni yaratılmış Hz. Adem gibi bakmamız gerekiyordu.
Asaf Hâlet Çelebi’yi dünya edebiyatı rafında nereye koyarız? O, kesinlikle T.S. Eliot’ın "Çorak Ülke"deki mitolojik katmanlılığına ve Ezra Pound’un farklı dilleri ve kadim kültürleri şiire yedirme dehasına benzer. Eliot nasıl Batı’nın krizini mitolojiyle aşmaya çalıştıysa, Asaf Hâlet de modern insanın ruhsal boşluğunu Doğu’nun mistik sesleriyle doldurmaya çalışmıştır. O, sürrealizmin o "otomatik yazı" tekniğini, tasavvufun "cezbe" haliyle birleştiren, Doğu ile Batı’nın o imkansız gibi görünen aynalaşmasını gerçekleştiren tekil bir örnektir.
Asaf Hâlet’in şiiri bir "tablo şiir"dir. Kelimeler sadece anlam taşımaz, aynı zamanda birer görsel ve işitsel imgedir:
He (1942): İlk şiir kitabıdır. Kitaba ismini veren "He", hem Arapçadaki o harfin görsel estetiğine hem de tasavvuftaki "O" (Hüve) sırrına işarettir.
Lâmelif (1945): Yine harflerin ve seslerin gizemi üzerinden insanın varoluşunu sorgular.
Om Mani Padme Hum (1953): Doğu felsefesine olan hayranlığının zirvesidir. Burada şiir, bir dua ve meditasyon ayinine dönüşür.
O, sadece bir şair değildi; Mevlana, Molla Cami ve Ömer Hayyam üzerine yaptığı akademik seviyedeki araştırmalarla da bir kültür köprüsü kurmuştu. Ancak bu devasa külliyat, onun "garip" kişiliğinin gölgesinde bırakıldı.
Bugün Asaf Hâlet Çelebi’yi okumak, aslında kendimizdeki o "kadim sesi" yeniden duymaktır. Yazarın tüm şiirleri ve düzyazıları bugün Yapı Kredi Yayınları (YKY) ve Everest Yayınları gibi seçkin yayınevleri tarafından "Bütün Şiirleri" adı altında sunulmaktadır. Ayrıca, onun o müzikal şiirlerini Storytel veya TRT Dinle arşivlerinde seslendirilmiş olarak bulmak mümkündür. Onu okurken mantık silsilesi değil, ruhun o "serbest çağrışım" halini devreye sokmak gerekir.
Asaf Hâlet Çelebi, Türk edebiyatının o "tercih edilmiş körlük" karanlığında parlayan ama herkes tarafından görülmeyen bir mücevherdir. Onu "meczup" sananlar, aslında kendi sığlıklarının aynasına bakıyorlardı. O, kelimelerin bittiği yerde sesin başladığını biliyordu. Bugün onun şiirlerine dönmek, modern dünyanın gürültüsünden kaçıp, Sidharta’nın oturduğu o ağacın gölgesinde biraz nefes almaktır. Nilüfer çiçeğinin içindeki o mücevhere bakma vaktimiz çoktan gelmiştir.
Asaf Hâlet Çelebi’den Sizin İçin Birkaç Alıntı:
"İbrahim / içimdeki putları devir / elindeki baltayla / kırılan putların yerine / yenilerini koyan kim?"
"Mısır ambarlarında / uykumu arıyorum / ben ölürsem / uykumu kimlere bırakacağım? ""Ben bir rüya gördüm / rüyamda uyuyordum."
"Gökten zembille inen / bir He / harfinin / içinde / saklandım."
Bütün bu tercih edilmiş körlüğe, sistemli görmezden gelmelere ve meczup yakıştırmalarına rağmen, Asaf Hâlet Çelebi’nin o muazzam sessizliği bir yerde kırılır ve hepimizin dimağına sızar. Zira Türk edebiyatında onun o meşhur "İbrahim" şiirini bilmeyen, o dizelerdeki yakarışı yüreğinde hissetmeyen yoktur. Gelin, o put kıran baltanın sesini ve içimizdeki o bitmek bilmeyen arayışı hatırlamak için "İbrahim"i bir de bu gözle, yeniden okuyalım:
İbrahim
içimdeki putları devir
elindeki baltayla
kırılan putların yerine
yenilerini koyan kim?
güneş buzdan evimi ısıttı
koca buzlar çözüldü
içimde ne varsa gitti
soğuk ve karanlık odalarda
uykumu bekleyenlerin vay haline
İbrahim
gönlümü put sanıp da kıran kim?