GÜLTEN BAŞOL İLE KÜLTÜR VE EDEBİYAT ÜZERİNE …
İstasyon Haber Gazetesi'nin bu haftaki röportaj konuğu şair ve yazar Gülten Başol oldu.
1. Merhaba Gülten Hanım öncelikle sizi tanıyabilir miyiz? Yazarlık yolculuğunuz nasıl başladı?
Sultandağlı olsam da, kendimi Akşehir’e hep yakın hissettim. Belki de, pek çok akrabam ve tanıdığım insanların bu şehirde oturmaları bana bu duyguyu hissettirmiştir. Ortaokul birinci sınıfı Akşehir Ortaokulunda okumuştum. Annemin babası Dereçineli emekli öğretmen Mehmet Emin Kandemir’in yanında bir süre kalmıştık. Büyükbabam, hem İstiklal Harbi ve hem de Çanakkale Harbi gazisiydi. İç isyanların bastırılması da dahil, Arap çöllerinde ve değişik cephelerde tam on bir yıl subay olarak askerlik etmiştir. İki tane madalya sahibidir ve mezarı Nasreddin Hoca Mezarlığı’ndadır. Onunla övünüyorum.
Tamamen tesadüflerin eseri olarak Ankara’da parasız yatılı okuyup, liseyi bitirdikten sonra, İstanbul Hukuk Fakültesini iyi dereceyle bitirdim. 1979-1980 yıllarıydı ve ülkemiz çatışmaların, karışıklıkların ortasında, nereye gittiği belli olmayan bir gemi gibi yalpalayıp duruyordu. Haliyle memlekete geldim ve Akşehir’de bir yıl avukatlık stajı yaptım.İki yıl kadar Sultandağı’nda avukatlık yaptıktan sonra, yine bir tesadüf kendi memleketime noter olarak atandım. Memleketimdeki noterliği ben kurdum ve ilk kadın noteriyim.
Bir süre sonra Akşehir’le yine yollarım kesişti. Akşehir İkinci Noterliğinde tam on beş yıl kaldım ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin şubesini, arkadaşlarımla birlikte kurduk. Kurucu başkanı oldum. Sekiz-dokuz yıl bu derneğin başkanlığını yürüttüm. Ayrıca, uzunca bir süre de bır yerel gazetede köşe yazıları da yazdım. Yaşamımın en güzel on beş yılını bu şehirde geçirdim. Her zaman yüzümde büyük bir gülümseme ve mutlulukla o güzel günlerimi hatırlarım. Eskişehir’den emekli oldum. Halen daha üretmeye, bahçelerde çalışmaya ve yazı yazmaya devam ediyorum. Bütün bunları bütün kalbimle ve severek yapıyorum.İşte yaşamımın küçük bir özeti…
2. Sizi yazmaya yönlendiren etken neydi? Yazma gereğini neden hissettiniz?
Yazmaya başlamak denilen üretimin bir tanımı yok. İçinizde bir şeyler sizi ateşlerse, kendiliğinden olan şeyler… Örneğin ortaokul ve lise yıllarında her nedense günlük tutmuştum. Bir de o zamanlar hatıra defterleri olurdu; pul koleksiyonuna heves ederdik. Arkadaşlar arasında şu kitabı okudun mu, okumadıysan hemen oku gibi konuşmalarımız olurdu. Birbirimizi teşvik eder, kitap alış verişinde bulunurduk. İşte böyle bir ortamda büyümek, eğitim yaşamında değerler sahibi olmak derken bir alt kültür kendiliğinden oluşuyor.
Sonra da, Akşehir’de Köy Enstitülü öğretmenlerle tanışma, onlarla haşır neşir olma ve onların hikayelerini yazmam gerektiğini düşünmemle birlikte yazma eylemi kendiliğinden bir başka şekilde başlamış oldu. O zamana dek zaten hem kendi mesleğimde ve hem de gazetede yazıyordum. Benim için, onların hikayelerini yazmak hiç zor olmadı. Bu sadece bir farkındalıktı.
Yazarken tek düşündüğüm şey, bilgi ve belgelerin ortadan kaybolmadan yazıya geçirilmesi gerektiğidir. Beni motive eden düşünce en çok budur. Belki de, büyükbabamın askerlik hatıralarını yazmadan ölüp gitmesinin beni üzmesi de etkili olmuştur. İlhan Selçuk’un “ Yüzbaşı Selahattin’in Romanı” böyledir. Kurtuluş Savaşında Halil Paşa’nın yaveri bu yüzbaşı, o günlerde pek çok not tutmuş, savaşın kendi iç yüzünü bir resim gibi gözümüzün önüne getirmiştir. Elbette bir usta yazarın kaleminden… Geçenlerde bir kitap elime geçmişti. Bir Alman Yüzbaşı’nın Kurtuluş Savaşı anılarıydı. Kendi isteği ile, Türk ordusunda hizmet etmiş ve bir Alman gözüyle Türk askerlerini ve o zamanki ortamı yazmıştı. Böyle belgesel nitelikli kitaplar, benim üzerimde çok daha etkili oluyor.
3. Kaleme almış olduğunuz eserler ve bu eserlerin arka planında yatan düşünsel süreç hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Belirttiğim gibi, bir olgu henüz varken onun belgelendirilmesi önemliydi ve bunu düşünerek, köy enstitülü öğretmenler yaşıyorken, onların yaşadıklarını yazıya geçirdim. Her biriyle evlerine, yaşadıkları köylerine kadar giderek, ellerinde bulunan fotoğraflarını ve belgelerini ayıklayıp aldım. Okul hayatlarını ve sonraki öğretmenlikteki yaşadıklarını öğrendim. Bu şekilde onlarla baba kız gibi, öğretmen öğrenci gibi sarsılmaz bir dostlukla arkadaş gibi olduk. Bu nedenle ilk kitabımın adını, “Benim Köy Enstitülü Öğretmenlerim” adını koydum. Tamamen içimden geldiği gibi… Sonra, yine aynı konuda ikinci kitabı da oluşturdum. “Aydınlanmanın Neferleri” de onlara dairdir. Bu çalışmalar benim on beş yılımı aldı. Çünkü hem meslek, hem bir anne ve hem de bu işlerle uğraşmak enerji isteyen bir eylemdi. Şimdi dönüp arkama baktığımda, o öğretmenlerin hiç biri hayatta değil artık… İsteseniz de onları bulamazsınız. Her birini iyi ki tanımışım, onların güvenini kazanmışım ve onların hikayelerini yazmışım. Çok mutluyum inanın.Severek yaparsanız, elbette her şey mümkün oluyor.
4. Eserlerinizi kaleme almadan önce nasıl bir hazırlık süreci izliyorsunuz ?
Önce bir fikir oluşuyor. Veya bir şey size başka bir konuyu çağrıştırıyor. “İşte bu!” diyorsunuz. Gerçekte bir yazarın anlatı dünyası, nasıl bir yaşam sürdüğüyle ilintilidir. Yani bir yazarın beslendiği kaynakların başında, yaşadığımız coğrafya, çocukluk, gençlik, duygu ve düşünce dünyası, ilişkileri, duyduklarıyla oluşur. Yoksa hiç bilmediği, duymadığı veya deneyimlemediği bir olayı anlatması olası değildir. Örneğin “Canım Öğretmenim” bir şans eseri karşıma çıktı. Köy enstitüsünde öğretmen olarak çalışmış ve aynı zamanda Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ın kuzeni Uşakızadelerden Nermin Öğretmenin hikayesidir. Onunla tanıştım ve İzmir’de buluştuk. Onu dinledim ve yazdım. Onun öğrencileri, çocuklarının ismini kız olunca Nermin, erkek olunca soyadı olan Yalçın ismini koymuşlardı ve hep ondan söz ederlerdi. Onu bir kitapta yaşatmayı istedim.
“Nasreddin Hoca ve 13. Yüzyıl Hümanizması” ile “ Nasreddin Hoca şiirli hikayeler”, Akşehir’e ve topluma karşı duyduğum bir görev ve sorumluluk sonucudur. 13.Yüzyıl için, elbette pek çok kitap okudum; bilgileri karşılaştırdım ve kendi görüşlerimi de ekledim. Küçük, okunabilir, derli toplu bir Nasreddin Hoca ve mizah anlatımı olsun istedim.
5. Günümüzde okuma-yazma oranı yüksek olmasına rağmen gazete, kitap ve dergi okumayan geniş bir kesim var. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Okur yazar olup da, kitap-dergi ve hatta gazete bile okumayan, bunları başı götürmeyen yeni bir kuşak var artık. Bu kuşağın bir suçu yok bu işlerde… Dünyanın geldiği teknoloji çağı bunu gerektiriyor. Her şey hızlı olmalı, çabuk tüketmeli, bilginin özetini yeterli bulmalı, hatta eline kitap almak yerine dijital kitaplara bakmalı, uzun uzun okumak yerine daha çok görsel ve kısa videolara yer vermeli gibi hızlı bir dönemdeyiz. Bunun artıları da çok; örneğin eskiden bol bol kitap okuyan, bilgili kişiler olurdu. Biz bunlara ayaklı kütüphane ismini verirdik. Eğer o insana rastlarsanız, bir takım bilgileri hazır olarak edinirdiniz. Yoksa kendiniz araştırmanız gerekirdi. Şimdiyse bu hızlı dönemde, bütün bilgiler elinizin altında. Saniyeler içinde öğreniyorsunuz. Bunun en iyi tarafı bu. Hatta ilkokulu bitirmiş kişiler bile, ellerinin altındaki telefonlardan atasözleri, deyimler, özlü sözler, felsefi hikayeler, kişisel gelişim ve tarihi bilgileri çabucak öğrenebiliyorlar. Bu durum bilinç ve farkındalık düzeyini yükseltiyor ve cehaleti yavaş yavaş ortadan kaldırıyor. Kitap gazete okumaz ama bakar toplumuz diye eleştirirken, şimdi herkes cep telefonundan pek çok şey öğreniyor ister istemez. Bilim dünyasında insan beyninin tembelliğe yatkın olduğu söyleniyor. Elinizde hazır bir şey varsa, insan hemen ona yöneliyor. Bu konu enine boyuna çok tartışılabilir bir konu.
Öte yandan fiziksel kitaba dergiye gelince, onun yeri, kağıt kokusu, irdelemeleri hiçbir şeyin yerini tutmayacaktır. Bir kitap ve siz… Sakin bir ortam ve bir başka dünya içinde iki kişisiniz; ne kadar da güzel! Günümüzdeyse, arşiv konusu bilim adamları arasında tartışılmakta, dijital belgelerin bir ömrü olduğu ve sonradan silinebileceği; yazılı belgelerin ise iyi bakıldığında sonsuza kadar kalacağı öngörülmektedir. Örneğin Sümerlerin kil üzerine yazdığı tabletler, el yazma kitaplar ve günümüzdeki dijital baskı kitapları, iyi saklandığında kaybolmayacaktır. O zaman hem dijital, hem kağıt yan yana gelebilir.
Artık insanlığın nereye gideceği, ölümsüzlüğü bile yakalayabileceği konuşulup tartışılıyorken, kitap dünyası da bir köşede bu gelişimi izleyecek ve onlarla birlikte yaşayıp gidecektir diye düşünüyorum.
Okusunlar ya da okumasınlar, belki bir gün okunabilir diye yazıyor yazarlar. İnsanın kendini ifade etmesi, bunu çeşitli yollarla etrafa göstermesi tamamen insani bir dürtüdür ve insan var oldukça bu hiç bitmeyecektir.
6. Ne zamana kadar yazmaya devam etmeyi düşünüyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?
Ne zamana kadar yazmak! Kim bilir? İçinizdeki ateş sönünceye kadar…
Yeni bir proje elbette var. Yine anı roman olma özelliğini taşıyan, Sultandağı, Akşehir ve Eskişehir üçgeninde geçen bir takım yaşanmışlıklarla birlikte biraz da kurgu barındıran bir kitabı hazırladım. Son düzeltme ve eklemelerden sonra, yayın hayatına girecek.
7. Okurlara, gençlere ve yazmayı düşünenlere ne söylemek istersiniz?
Yazmak bir eylemdir. Önce yazmayı sevmek gerekir. Sabrı bilmek, azim ve kararlı olmak, disiplinli, dürüst, devamlılık gerektiren ve yaşamınızın planlı programlı olması çok önemlidir. Her yazar, anasının karnında yazmayı öğrenmez; yaza yaza, yazdıkça yazmayı öğrenir. Bunun yanında yetenek olmalı ama yetenek bile yapa yapa gelişir. Aksi halde körelir gider. Toprağını bulamamış nice yetenekli çocukların yanlış ortamlarda heder olup gittiklerini çok görmüşüzdür. Aynı şekilde bitkiler de böyledir.
Gençlerin ister dijital olsun, mutlaka okuma alışkanlığını kazanması, anne-babanın, bir kardeşin ve bir öğretmenin görevidir. Her rastladığımız çocuğa ve gence, bir gün gelir işe yarar umuduyla küçük sihirli bir dokunuşla onda iyi ve güzel etki yaratmayı kendimize görev saymalıyız. Yani bu görev önce büyüklere düşer. Ağaç yaşken eğilir dediğimiz gibi büyükler, çocukları spora, sanata, müziğe yönlendirmeli ve devletin de görevi bu olmalıdır. Böyle etkinliklerle büyüyen gençlerin büyük çoğunluğunda kötü alışkanlıklar olmayacaktır. Bu deneylerle sabittir. Çürük tahtanın çivi tutmadığı gibi, sonradan bir insanı düzeltmek çok zordur, büyük olasılıkla imkansızdır.
Sonuçta, yine de “ Yaşasın kitap!” diyorum. Kitaplar içinde kalalım; okunmasını istediğimiz kitapların satın alınabilir ve ucuz olmasını da önerelim.
İstasyon Haber Gazetesi’ne ve çalışanlarınıza başarı dileklerimle birlikte Akşehir’in ve bölgesinin değerli okurlarına selam ve sevgilerimi iletirim.