PROF. DR. SAİM SAKAOĞLU İLE KÜLTÜR VE EDEBİYATA DAİR
Gazetemizin bu haftaki konuğu Selçukya Kültür Sanat Derneği Onursal Başkanı Prof. Dr. Saim Sakaoğlu oldu.
07 Ocak 2026 - 01:32
Konya’nın, günümüzde Meram ilçesine bağlanan Fahrünnisa Mahallesi’nde doğmuşum. Ancak bu mahalle yakın zamanlarda ikiye bölünüp iki ayrı ad altında bilinir oldu. 28 Şubat 1939 yılında doğmama karşılık kayıt tarihim 20 Mart 1939. Hâkimiyeti Milliye ilkokulu, Konya Lisesi’nin orta ve lise kısımları, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ve aynı zamanda Çapa Yüksek Öğretmen Okulu, beni hayata hazırlayan başarı merdiveninin basamaklarını oluşturdular. Tokat’ta iki buçuk yıl edebiyat öğretmenliği, Atatürk Üniversitesi’nde 21 yıl asistanlık, asistan doktorluk ve doçent doktorluk… Bu süre içinde 15 ay yedek subaylığım var. 17 ay kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin Texas ve California eyaletlerindeki değişik üniversitelerinde bulundum. 27 Eylül 1988 tarihinde Konya’ya kesin dönüş yaptım. Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde iki dönem dekanlık, Edebiyat Fakültesi’nde 12 yıl da bölüm başkanlığı yaptım. Üç kıtada pek çok bilim toplantısına katıldım. Basılı kitaplarımın sayısı 75… Yurt içi ve yurt dışında aldığım ödüllerin sayısı ise 20 kadardır.
2. Sizi yazmaya yönlendiren etken neydi? Yazma gereğini neden hissettiniz?
Evimize her gün üç gazete girerdi. Bunlar; Konya, Ankara ve İstanbul gazeteleri idi. Sınırlı sayfaları olan bu gazeteleri önceleri daha çok fotoğrafları açısından elden geçirirdim (!) Zamanla sayfalarla her tür arkadaşlığı kurmuştum. Rahmetli babam, gazeteleri bana okutur, beni dinlemekten büyük keyif alırdı. Ağabeyimin aldığı, o yılların çok önemli dergilerinden olan, adı iki ayrı dönemde Yedi Gün ve 7 Gün şekillerinde verilen haftalık dergiyi dikkatlice okurdum. Orada Nihad Sâmi Banarlı’nın sayfası vardı, o aynı zamanda İstanbul gazetesinde de cumartesi günleri yazardı. İlerleyen yıllarda Nurullah Ataç ise Ankara gazetesinde üç ayrı adla yazıyordu: Ataç, Kavafoğlu ve Dil Yargıcı. Gazete giren evlerde çocuklar okumaya erken başlarlardı. Günümüzde ise bu iş yarı yarıya azaldı. Ama anaokulları ve benzeri kurumlar çocuklarımızı gazetesiz okutuyorlar.
3. Türk Edebiyatına kazandırdığınız eserler ve bu eserlerin arka planında yatan düşünsel süreç hakkında biraz bilgi verir misiniz? Aldığınız ödüller bu yolculukta ne ifade ediyor?
Kitaplarımın oluşturulmasında farklı etkenler vardır: Ders kitabı olarak yazılanlar, sipariş verildiği için yazılanlar ve günlümce yazdıklarım. Bunlar arasında en keyif vericiler sonuncu bölümde yer alanlardır. Siz gönlünüzce yazarsınız, çizersiniz. Ancak ne yazarsanız yazınız okuyucunuzu düşünmek zorundasınız. Bazı kitaplarımızın kaleme alınmasında, yaş grubu, eğitim durumu, kültür seviyesi gibi özellikleri asla geride bırakmamalısınız. Ben de okuyacağım alan dışı konularla ilgili kitapları alırken kendi konumumu, seviyemi ve o alana olan yakınlığımı göz önünde bulundururum.
Ödül konusuna gelince… Ödülleri en azından ikiyi ayırmamız gerekecektir. Bunlardan ilkinde, kurum veya derneklerce sizin uygun bulunmanız sonucu aldığınız ödüller yer alır. Mesela bu yıl layık bulunduğum iki önemli ödülü hatırlatmak isterim: Türkiye Yazarlar Birliği 2024 ödüllerinden olan ÜSTÜN HİZMET ÖDÜLÜ’ne iki güzel insanla birlikte beni de layık bulmuşlar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ilk defa verdiği TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET ÖDÜLÜ’nün HALK BİLİMİ dalında ödüle beni layık görmüşler. Bir de açılan bir yarışmaya başvurup da birincilik ödülünün size verilmesi şeklinde görülen uygulama vardır. Bazen o dalda sadece bir kişi ödüle layık bulunurken bazen de birden fazla kişiye o ödül verilir. Benim kazandığım Türkiye İş Bankası’nın HALK EDEBİYATI ÖDÜLÜ bunun örneğidir. Her iki tür ödülde sizi okuyucunuzla buluşturur. Hatta size yeni bir hız ve ivme kazandırır. Ancak şunu söylemeliyim; her yarışmaya girmeyi doğru bulmuyorum. Ben, girdiğim yarışmada birinciliğe layık bulunun çalışmalar sunmalıyım. Yurt içi ve yurt dışında aldığım ödüllerin sayısı ise 20 kadar olduğunu yukarıda belirtmiştim. Açılan bir yarışmaya bazen onlarca eser katılır. Hatta ikinci ve üçüncünün yanında mansiyonlar da verilir. Ben bu tür hiçbir yarışmaya katılmadım.

4. Eserlerinizi kaleme almadan önce nasıl bir hazırlık süreci izliyorsunuz?
Bilimsel eserlerimizle popüler eserlerimizi ele almadan önceki hazırlıklarımız biraz farklıdır. Bilimsel olanlar için yeterli ve gerekli olan bilgileri toplamış olmalıyız. Bu işin devamında ancak zorunlu hallerde yeni kaynaklara eğilmemiz gerekebilir. Popüler eserler için kaleme sarılmak daha farklı bir yöntemle gelişir. Burada hazırlıklarımızın bir bölümünü bir kenara bırakırken bazen de yeni arayışlar içine girersiniz. Buradaki amaç bu tür çalışmaların yazım aşamasında da olsa yeni eklerle devam edeceğimiz anlamı çıkmaktadır
.
5. Günümüzde okuma-yazma oranı yüksek olmasına rağmen gazete, kitap ve dergi okumayan geniş bir kesim var. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Bir zamanlar gazete okumak âdeta bir aydın kimse imajı çizerdi. Günümüzde ise gazete okumak bir yük gibi geliyor. Genel ağdan, cep telefonundan haberlere sarılanlar elbette olacaktır. Olmalıdır da. Belki zamanla bunların da pabucu dama atılacaktır. Ancak, 1940’lı yılların ikinci yarısında elime almaya başladığım Ekekon gazetesinin bana yüklediği sorumluluğu ve sunduğu mutluluğu asla unutmuyorum. Bize göre gazete ele alınarak, sayfaları çevrilerek, hatta mürekkebi elinize süs gibi yapışarak yeni bir kapıyı açacak anahtar gibidir. Günümüzde; bulmaca eki, spor eki, dedikodu eki vererek okuyucu sağlamalarını da yadırgamıyorum. Herkesin bir okuma ve ilgi alanı vardır. Onlarla okuyucu sayısı ayakta kalmaktadır. Ama iş gazete okumakla bitmiyor. Kitaplar var, dergiler var… Bu konuda kitap fuarları ve kitap günleri gibi etkinliklerin okumaya destek olduğunu sevinerek görüyorum. İlçelerimizde de düzenlenen bu etkinliklerin desteklenmesi ve okuyucuyu farklı açılardan kendisine bağlanmasına yardımcı olunmalıdır.
6. Ne zamana kadar yazmaya devam etmeyi düşünüyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?
Vallahi bu satırları yazarken hazırlamakta olduğum çalışmamızın süresinden aktarma yapıyorum! Elim tuttuğu, gözüm gördüğü, kısacası yazma ortamımız sağlandığı sürece yazmak isterim. Çünkü bunca yılın birikimiyle daha farklı eserleri de yazmamız gerekiyor. Üç yazma arzumuzun ikisini söyleyivereyim: Eksiksiz bir (ailemi de içine alan) hayat hikâyemi yazmak, hatıralarımı, günlüklerimi ve gezi notlarımızı gün ışığına çıkarmak. Günlüklerimizin ilki 1957 yılından başlamaktadır. Bir bölümü masa üstüne aktarılmış durumdadır. Kısmet… Ancak, mesela İstanbul’dan önerilen üç kitaplık bir bilimsel kitap yazma işine girmeye sıcak bakmadım. Yaş 87… Otuz beş yaşın iki buçuk katı… Bu son görüşümü, bir âşığımızı daha 46 yaşında iken yazdığı dörtlüğü ile bağlamak isterim.
Kadirlili Âşık Halil Karabulut (1926-16.08.2010), ilk defa 1972 yılında Çağrı dergimizde yayımlanan ve dört dörtlükten oluşan Kalır Burada adlı koşmasının üçüncü dörtlüğünde şöyle diyordu:
Safa sürüp bir gün oturamadan,
Giderim bir nesne götüremeden,
Başladıklarımı bitiremeden
Hep işlerim yarım kalır burada.
7. Gazetecilikle ilginiz var mıdır? Varsa ne ölçüdedir? Bilgi vermek ister misiniz?
‘Kendi çapımda…” diyebilirim. Konya Lisesi’nde öğrenci olduğum yıllarda yerel gazetelerde başladığım köşe yazarlığımız üniversite öğrenciliğimizin ilk yıllarında da devam etmiştir. Lise son sınıfta öğrenci iken üç arkadaşımızla bir sanat dergisi çıkarmıştık: Özlem. Yeni Konya, Özdemokrat Konya, Sabah gibi o dönemlerin gazetelerinde köşe sahibi idim. Sabah’taki yazılarımız daha çok duygusal alanda idi. Gençlik işte… Günlerce sürüp giden uzun hikâyelerim tefrika edilmişti.
Erzurum’daki yıllarımda, Halkın Sesi gazetesinde tarafımızdan hazırlanan aylık Dadaş ekinde kültür ve edebiyat alanlarındaki yazılara yer veriyorduk.
1988 yılının Eylülünde Konya’mıza kesin dönüş yaptıktan sonra Yeni Konya’da yedi yıl haftalık kültür yazılarımın yayımlandığı bir köşem vardı. . Merhaba gazetesinin Akademik Sayfalar ekinde, Dr. Av. Mehmet Ali Uz Bey’den sonra en çok yazısı yayımlanan kişi ben oldum. Sayıyı dört yüzle bağlayabiliriz. İstanbul’daki aylık Size, Bursa’daki iki aylık Öner, Niğde’deki iki aylık Akpınar, Ankara’da iki aylık Kültür Çağlayanı dergilerinde alanımızla ilgili uzun süreli yayın hayatımız olmuştu.
İstanbul yıllarımda yayın hayatına hazırlanan kültür ve sinema konulu bir dergiden alınmış muhabir kartımız vardı ama dergi hayata geçirilemedi.
Amerika’da bulunduğum yıllarda (1974-1975) Türklerin yayımladığı Türk Evi dergisinde de yazmıştım.
Basının öbür dalı olan TV alanına gelince… Günümüzde yayında olmayan KTV’de, eşimle birlikte haftalık Kültürümüzden Damlalar adlı bir dizi program hazırladık. Daha sonraları ise ÜNTV’de 15 yıl Dilimiz Edebiyatımız Kültürümüz ana başlığı altında haftalık programlar sundum.
8. Okurlara, gençlere ve yazmayı düşünenlere ne söylemek istersiniz?
Biraz bir yerlerden ilham almış gibi olacak ama diyorum ki; okumak, okumak, okumak. Gençliğimde çok kitap okumuştum. İlerleyen yıllarda ise okumak işini bilim eserlerine kaydırmış durumdayım. Okurken not alırdım, gerekirse özet çıkarırdım, güzel ve anlamlı, hatta atasözü değerindeki cümleleri de not ederdim. Günümüzde okumak, arkadaşından aldığı romanı o gece okuyup bitirme şekline dönüştü. Uyku ile uyanıklık arasında savrulan sayfalar… Okumak ciddi bir iştir, bir operatörün hastasını ameliyat ederkenki ciddiyetini ister. Böylesi okumalar eserin canına okuma şekline dönüşebilir. Böyle okumalardan uzak durmalı, uygun ortamlarda okuma işini gerçekleştirmeliyiz.
Teşekkür ederim hocam.


YORUMLAR