İnsan, toplumsal bir gruba katıldığında aslında herhangi bir kazanım elde etmez; sadece sorumluluklarından kaçar. Sartre’ın özgürlüğe mahkûm ettiğini söylediği insan, bu ağır yükten sıyrılmak adına başkalarının kararlarını ödünç alarak hayatını yönlendirmeyi tercih eder. Bu şekilde seçim yapmaktan kaçınmayı bir erdem, itaat etmeyi ise huzurun bir biçimi olarak görür. Ancak bu durum, yalnızca özgürlüğün ertelenmesinden başka bir şey değildir.
Tam da bu noktada Camus’nün absürt düşüncesi devreye girer: İnsan, anlamdan yoksun bir dünyada anlam arayışına girer ve bu anlamı bulamayınca kendisini bir düzene teslim eder. Topluluk ya da sürü dediğimiz şey, işte bu teslimiyetin organize edilmiş hâlini ifade eder. İster kurt, ister çoban, ister sahip olsun; burada kim egemen olursa olsun, nihai sonuç değişmez: İnsan, kendi varoluşunu başka birinin ellerine ve kontrolüne bırakır.
Topluluktan ayrılmak kurtuluş değil; tam tersine bir kabul ve yüzleşmedir. "Buradayım ve bu hayat benim." diyerek yaşamın sorumluluğunu üstlenmek cesaret isteyen bir duruştur. Camus’nün isyankâr figürü, dünyayı değiştirmeyi vaat eden biri değildir; sadece boyun eğmeyi reddeden bir bireyi temsil eder. Sartre’ın öznesi gibi hazır bir özü kabullenmez; özünü her adımda yeniden yaratır.
Bu nedenle özgürlük, romantik bir hayalcilik değildir. Yalnızlıkla, korkuyla ve suçluluk duygusuyla iç içe geçmiştir. Ancak insan sürüyü terk ettiğinde, çok kısa bile olsa şu gerçeğin farkına varır: Artık yenilgiye uğruyorsa bile, bu tamamen kendi seçiminin sonucudur. İşte belki de insan onuru, tam olarak bu bilinç içinde yeşerir.


YORUMLAR