AV.FATMA ŞEREF POLAT

AV.FATMA ŞEREF POLAT

[email protected]

Tercih Edilmiş Körlük: Kendi Sesimize Neden Sağır Kaldık?

24 Mart 2026 - 22:23

​Türk okuru olarak garip bir paradoksun içindeyiz. Dünya klasiklerini ezbere biliyor, Rus steplerindeki bir köylünün acısını ya da Paris sokaklarındaki bir aristokratın can sıkıntısını ruhumuzda hissediyoruz. Ancak iş kendi toprağımızın hikâyesine gelince, zihnimizde devasa bir boşluk, bir tür "tercih edilmiş körlük" beliriyor. Bu durum sadece bir hafıza kaybı değil; bilinçli bir mesafe koyma halidir.

​Bahaneler ve Gerçekler: Alfabe Meselesi

​Genellikle 1928 Harf Devrimi, geçmişle bağın kopmasının yegâne suçlusu olarak gösterilir. Oysa bu, çoğu zaman bir "entelektüel tembellik bahanesi" olmaktan öteye gitmez. Yani kütüphane dolusu kitabı olanlar bir  gecede cahil kaldı ezberini  düşünmeden  kabul etmek mümkün değil.  Dil değişmedi yine Türkçe ve O kitap sahibi sabaha hafızasını kaybetmedi. O dönemin aydın kuşağı her iki yazıya da hâkimdi; isteselerdi bu eserleri yeni alfabeye taşımak, tanıtmak ve yaşatmak teknik olarak mümkündü. 

Asıl mesele bir "okuyamama" sorunu değil, neyin okunmaya değer olduğuna dair verilen ideolojik karardı. Yeni bir kimlik inşa edilirken, o kimliğe "ağır" gelen, fazla mistik ya da fazla Osmanlı bakiyesi sayılan her eserler sadece yöneticiler tarafından değil okuma yazma bilen insanlar tarafından da tercih edilmedi diye düşünüyorum.

Alfabe değişimi elbette önemli bir kırılma noktasıdır. Ama unutmayalım ki şimdiki durumumuzun, bunca imkâna rağmen tembel, kolaycı ve ezberci sloganik kültürümüzün bahanesi olamaz.

Bu konuyu, ' neden kendimizi batı terzasinde tartmaya ya da batı aynasında görmeye alıştık' başlığıyla ayrıca incelemek gerekiyor diye düşünüyorum. Çünkü bunun izdüşümü bir başka gerçeğimiz de var:  Türkiye'deki İslamcı hareketin gelişiminde de, gençler yine yurt dışı kaynakları okumayı tercih etmiştir. Mısır, Pakistan , İran gibi... Son günlerde gündeme gelen Ali Şeriati tartışması da bunun belirgin göstergelerinden biridir.
Benim buradaki amacım siyasi ya da dini bir tartışma çıkarmak değil.

 Aradığım şey şu: Neden tercihimiz kendimiz değil? Biz de düşünen yazan yok muydu? Vardı hem de pek çok!
Ama çoğumuz bunlardan haberdar bile olamadık.
Yine sebeplerden birisi gördüğüm:
​Yayınevlerinin "Garantici" Siyaseti ve Reklam Eksikliği konusu da var.
​Bu körlükte yayınevlerinin ticari refleksleri de büyük rol oynadı. Batı klasiğini basmak "garanti" kazançtır; rüştünü ispat etmiş, telifi bitmiş eserler her zaman daha az risk taşır. Kendi topraklarımızdaki zorlu, dili katmanlı ve keşfedilmeyi bekleyen bir dehayı gün ışığına çıkarmak ise büyük bir emek, editörlük ve vizyon gerektirir. Yayınevleri, yerli bir cevheri parlatmak yerine, ithal fikirlerin distribütörlüğünü yapmayı tercih etti. Üstelik bu eserlerin tanıtımındaki yetersizlik, onları popüler kültürün radarına hiç sokmadı. Bugün gerçek bir Türk edebiyatı şaheserine ulaşmak isteyen okur, maalesef vitrinlere bakarak bunu başaramaz; adeta bir "edebiyat arkeoloğu" gibi çalışması gerekir.

​Hafıza İadesi Yolculuğumuz: Kimleri, Neden Görmezden Geldik?

​Gelecek haftadan itibaren bu körlük perdesini aralamaya başlamak istiyorum.İşte üzerine titizlikle eğileceğim, sessizliğe mahkûm edilmiş o büyük imzalardan  bazıları ve unutulma nedenleri:

​Abdülhak Şinasi Hisar: "Eski"yi ve aristokrasiyi fazla zarif ve tarafsız anlattığı için modernleşme rüzgârında "pasif" bulundu; oysa o, geçmiş zamanın ruhunu en derin hissettiren kalemdi.
​Safiye Erol: Mistik derinliği ve tasavvufi kökleri, dönemin rasyonalist ve seküler edebiyat kanonuna "ağır" geldiği için geniş kitlelerle buluşturulmadı.
​Nahid Sırrı Örik: İnsanın karanlık ve marazi yönlerini cerrah titizliğiyle deştiği için, o dönem kurgulanan "idealist ve sorunsuz toplum" imajına aykırı sayıldı.
​Bahaeddin Özkişi: İdeolojik kalıplara girmeyi reddeden metafizik duruşu ve modern insanın ruhsal boşluğunu anlatmaktaki ustalığı nedeniyle sahipsiz bırakıldı.
​Asaf Hâlet Çelebi: Şiirindeki derin "remizler" ve Doğu mistisizmi, o günün yüzeysel ve sloganist anlayışı tarafından "anlamsız" ya da "soyut" bulunarak kenara itildi.
​Samiha Ayverdi: Bir medeniyetin batışını estetik bir yasla ve felsefi bir derinlikle anlattığı için, uzun süre sadece belli bir kesimin yazarı olarak etiketlenmek istendi.
​Mithat Cemal Kuntay: Üç İstanbul gibi devasa bir panoramanın içine yerleştirdiği sert toplumsal eleştiriler, her kesimi biraz rahatsız ettiği için hak ettiği ilgiyi geç gördü.
​Suat Derviş: Hem bir kadın yazar olması hem de dönemin siyasi atmosferindeki duruşu nedeniyle, edebi dehası ve gotik derinliği her zaman ideolojisinin gölgesinde bırakıldı.
​Bu iade-i itibar yolculuğunun ciddi bir emek ve zaman gerektirdiğinin bilincindeyim; ancak sizlerin desteğiyle böyle bir yazı dizisi planlıyorum. Hafızamızın tozlu raflarında gün yüzüne çıkmayı bekleyen 40 kadar isim belirledim. Ama daha nice yazar ve şairimiz olduğunun farkındayım. Dünden bugüne uzanan bu kıymetli isimleri, listemizi her hafta genişleterek sizlerle buluşturmaya devam etmek istiyorum.
​Peki, sizin bu "hafıza galerisinde" mutlaka yer almalı dediğiniz, gönlünüzde iz bırakmış yazar, şair veya eser önerileriniz var mı? Kıymetli katkılarınızı yorumlarda paylaşmanızı bekliyorum.

YORUMLAR

  • 0 Yorum