AV.FATMA ŞEREF POLAT

AV.FATMA ŞEREF POLAT

[email protected]

HAYRETİN SÜKÛTU : AKŞEHİR'İN SESSİZ UMMANI SEYYİD MAHMUD HAYRÂNÎ

24 Şubat 2026 - 22:50

Anadolu’nun kalbinde, 13. yüzyılın o manevi fırtınalarla dolu ikliminde, iki büyük ruhun yolları bir tevafukla kesişir. Biri, sözüyle ve vecdiyle dünyayı sarhoş eden, Konya’dan tüm insanlığa seslenen Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî; diğeri ise o sözün içinde eriyip sessizliğe gömülen, Akşehir’in manevi muhafızı Seyyid Mahmud Hayrânî. Aralarındaki bağ, sadece bir hoca-talebe ya da mürşid-mürid ilişkisi değildir; bu, bir aynalık hikâyesidir. Bu hikâyenin anahtarı ise Mevlânâ’nın "Hayret" dediği o uçsuz bucaksız, akıl ötesi makamda gizlidir.
Aklın Bittiği Yerde Başlayan Yolculuk: Hayret Makamı

Tasavvufun en sarsıcı duraklarından biri olan Hayret makamı, aklın bittiği, kelimelerin tükendiği ve varlığın Yaradan’ın tecellileri karşısında dilinin tutulduğu yerdir. Mevlânâ için akıl, insanı kapıya kadar getiren bir rehberdir; ancak "huzura" girmek için o rehberden vazgeçmek gerekir. O, felsefecilerin dünyayı ölçüp biçen aklını "sopaya dayanan bir köre" benzetirken; hayreti, Hakk’ın cemali karşısında her şeyi, hatta kendi adını bile unutmak olarak tarif eder. 

Yine tasavvuf geleneğinde Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.)’e atfedilen : “Allah'ım hayretimi artır!” duası bu makamın önemini zirveye çıkarır.
Seyyid Mahmud, bu hayret denizine öyle bir dalmıştır ki, mahlası bizzat bu halin adı olmuştur. O, Mevlânâ’nın nurlu nefesinde kendi benliğini "hayranlık" içinde eritmiş, Anadolu irfanının en sessiz ama en derin "yokluk" yolcularından biri haline gelmiştir. Bu hayret, dünyadan kopuk bir şaşkınlık değil, aksine her zerrede Hakk’ın sanatını görüp dilin sükût etmesidir. Hayrânî, Mevlânâ’nın evrensel aşkını Akşehir’in sükûnetiyle mühürleyen bir sır küpüdür.

Kâğıtsız Eser, Sözsüz Miras: Sükûtun Dili

Seyyid Mahmud Hayrânî’nin yaşadığı dönemde Akşehir, sadece bir kasaba değil, Selçuklu’nun ilim ve irfanla yoğrulmuş önemli bir sosyal merkezidir. Ancak bu merkez, sadece medreselerin soğuk duvarlarından ibaret değildir. Hayrânî, aynı zamanda Anadolu’nun vatan kılınma sürecinde kilit bir figürdür. 
Saltuknâme gibi destansı kaynaklarda gördüğümüz üzere o, sadece bir münzevi derviş değil; Alperenlerin, gazilerin ve akıncıların manevi piri, yol göstericisidir. Sarı Saltuk gibi destansı kahramanların arkasındaki o görünmez el, gaza ruhunu cihat aşkıyla birleştiren Seyyid Mahmud’dur. Saltuknâme’de o, fetihlere giden Alperenlere icazet veren, onlara manevi zırh kuşatan bir kutuptur. Onun hayreti, pasif bir bekleyiş değil; Hakk’ın adını yeryüzüne yayma gayretinin içinde erimiş  aktif bir kulluktur.

Seyyid Mahmud Hayrânî’den günümüze tek bir satır yazılı eser kalmamış olması, bir eksiklik değil, aksine bu hayret, gaza ve sükût halinin en samimi tezahürüdür. Kelimeler sınırlıdır, oysa gönül sınırsız. Gerçek bir hayran, gördüğü güzelliği ve yaşadığı cihadı anlatmaya kalktığında dilinin bağlandığını, kalemin kâğıdı yırttığını bilir. Onun eseri, kâğıtlar üzerindeki mürekkep değil; yetiştirdiği Nasreddin Hoca gibi gönül ehli insanlar, Sarı Saltuk gibi Alperenler ve Akşehir’in bağrında bıraktığı o muazzam sessizliktir. Yazmamıştır, çünkü "duyanın söze, görenin göze ihtiyacı kalmadığı" bir makamda mukimdir. O, "hâl" dilinin, "kâl" (söz) dilinden üstün olduğunu sessizliğiyle tescillemiştir.

Müzedeki Sır: Bir Sandukanın Fısıldadığı Hakikat

Bu sükût hali, Akşehir’deki türbesinin mimari detaylarında da vücut bulur. Türbe, dünyadan elini eteğini çekmişçesine duran vakur duruşuyla, Selçuklu estetiğinin en görkemli örneklerinden biridir. Alt kısımdaki kare kaide dünyayı ve maddeyi, üzerindeki silindirik gövde ve göğe yükselen külah ise ruhun maddeyi aşarak sonsuzluğa, yani hayretin kaynağına yönelişini sembolize eder. Ancak bu sessizliğin en dokunaklı tanıklığı, bugün İstanbul'da, Sultanahmet Meydanı'ndaki Türk ve İslâm Eserleri Müzesi (TİEM) bünyesinde korunan o meşhur ahşap sandukasında saklıdır.

Müzenin loş ışıkları altında, bin yıllık bir zamanın kokusunu taşıyan bu sanduka, sadece bir sanat şaheseri değil, aynı zamanda manevi bir vasiyetnamedir. Üzerinde Mevlânâ’nın şu sarsıcı dizeleri kazılıdır: "Sen sanırsın ki aslanlar da köpekler gibi kapı arkasında ölürler! Hayır, âşıklar ölmez, onlar sadece feleğe doğru yükselirler." Bu beyitler, Hayrânî’nin kabrini bir ölüm mekânı olmaktan çıkarıp bir "vifak" (kavuşma) meydanına dönüştürür. Mevlânâ’nın sözleri, Hayrânî’nin sükûtuyla birleşerek ahşabı bile canlandırmıştır. Sanduka üzerindeki her bir oyma, her bir geometrik motif, hayretin estetiğe ve sabra dönüşmüş hâlidir.

Suskunluğun İçindeki İstiklal: Akşehir’den Büyük Taarruz’a

Seyyid Mahmud Hayrânî’nin Akşehir’e bıraktığı bu gaza ve özgürlük mirası, yüzyıllar sonra Anadolu’nun işgal edildiği o en karanlık günlerde yeniden vücut bulmuştur. Akşehir’in Kurtuluş Savaşı sırasında Batı Cephesi Karargâhı olarak seçilmesi, sadece stratejik bir karar değil, aynı zamanda bu kadim Alperen ruhunun bir tecellisidir.

Büyük Taarruz’un planlarının yapıldığı, sabrın ve stratejinin sükûtla harmanlandığı o kritik günlerde Akşehir, adeta Hayrânî’nin türbesindeki o vakur sessizliğe bürünmüş; ama içten içe büyük bir bağımsızlık aşkıyla yanmıştır. Alperenlerin asırlar önce bu topraklara ektiği "vatanı namus bilme" şuuru, 1922’de Akşehir sokaklarında yankılanan bağımsızlık nidasıyla birleşmiştir. Seyyid Mahmud’un manevi mirası olan o sarsılmaz irade, Batı Cephesi Karargâhı’nın duvarları arasında ordumuzun azmine güç katmıştır. Akşehir’in bir karargâh olarak seçilmesi tesadüf değildir; zira asırlar önce oraya ekilen gaza tohumları, en zor zamanda bağımsızlık ağacına dönüşmüştür.

Gürültü Çağında Hayretle Bakmak

Günümüz insanı için Seyyid Mahmud Hayrânî’nin bu suskun mirası, her zamankinden daha hayati bir önem taşımaktadır. Modern dünya; bitmek bilmeyen bir gürültü, hız ve bitimsiz bir haberleşme sağanağı altında akıp gidiyor. İletişim araçlarının esiri olan, ruhu bin bir parçaya bölünen günümüz insanı, "kendini duymayı" unuttu. Herkesin konuştuğu ama kimsenin birbirini gerçekten dinlemediği , iki lafımızın biri “artık hiçbir şey beni şaşırtmıyor” olmuş ve bununla kötülük normelleşmişken hayrete ne kadar çok ihtiyacımız var. 

İyiliğe, güzelliğe, samimiyete  değil hayret en ufak bir dikkat nazarı ile bile  bakmıyor ama dokuz doğrusu olan bir insanın , bir tek yanlışını bulup onu günlerce konuşuyoruz. Hayrete ne kadar çok ihtiyacımız var. En azından hayretteki güzelliği anlamak hatırlamak adına , Hayrânî’nin Akşehir’deki o sessiz huzuru, ruhsal bir tedavi merkezi gibi önümüzde duruyor.
Bu türbeyi ziyaret eden bir kişi, kapıdan içeri girdiği andan itibaren dış dünyanın uğultusunun kesildiğini hisseder. Orada suskunluğun, aslında en güzel ve en hakiki ses olduğunu fark etmek mümkündür. Çünkü sadece sustuğumuzda, kalbimizin o derinlerdeki fısıltısını ve varlığın o muazzam bestesini duyabiliriz. Hayret makamı, bugünün insanı için bir kaçış değil, bir eve dönüştür. Seyyid Mahmud’un huzurunda duyulan o derin sessizlik, "ben"liğin sahte iddialarından arınma ve hakikate hayran kalma davetidir.

Sonuç olarak Seyyid Mahmud Hayrânî; Mevlânâ’nın ilmini, Alperenlerin gaza ruhunu ve tasavvufun hayretini sessizliğiyle mühürlemiş bir pir-i fânidir. Yazılı bir kitabının olmaması, onun "hâl" ilmini her şeyin üzerinde tuttuğunun nişanesidir. O, bir kitap yazmak yerine, bir hayat yaşamış ve o hayatı bir hayranlık senfonisi gibi vakarla tamamlamıştır. Bugün yolu Akşehir’e düşenler veya Türk ve İslâm Eserleri Müzesi’nde o sandukanın başında duranlar, sadece bir tarih parçasını görmezler; aklın durduğu, aşkın başladığı o büyük sessizliğin huzuruna çıkarlar. Ve o huzurda, gürültülü dünyamıza inat, ebedî bir fısıltı yankılanır:
"Gerçek bilgiye ulaştığında sus ve sadece hayran ol; çünkü hakikat, ancak sükûtun içinde çiçek açar."

Allah’ım Seyyid Mahmut Hayrani Hazretlerinin manevi mirasından bize de bir katrecik pay ver ve hayretimizi artır…

YORUMLAR

  • 0 Yorum