FATMA ŞEREF POLAT İLE KÜLTÜR VE EDEBİYATA DAİR
10 Kasım 2025 - 23:38
-Merhaba öncelikle bu güzel röportaj için teşekkür ederim. Konunun en zor kısmı ilk sorunuz. Çünkü bir yazarın en zorlandığı alan kendi hikayesini anlatmaktır diye düşünüyorum. Ama âdettendir birazcık bahsedelim: Dünya’nın en güzel köylerinden biri olan Köşektaş ’ta 1970 yılında doğdum. İlkokulu köyümde, ortaokulu Kilis Kız Öğretmen Lisesinde, liseyi Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Lisesinde ve Hukuk Eğitimimi Selçuk Üniversitesinde tamamladım.Halen kurucusu olduğum Selçukya Kültür Sanat Derneği’nin başkanlık görevini yürütmekte olup Kültür sanat çalışmalarıma devam etmekteyim.
Okuma yazmayı öğrenmeden çok önce, bir şeyler yazmaya başladığımı hatırlıyorum. 4-5 yaşlarında insanların kağıtlara bir şeyler yazdığını ve oradan bir şeyler okuduğunu fark ettim. Bu andan itibaren ben de duvarlara ve kağıtlara bazı çizikler atarak, zikzaklar çizerek ne söylediğimi oraya yazdığımı zannediyordum. Ve bu karalamaları, akşam büyüklerimin ellerine tutuşturarak okumalarını istiyordum. Kendimce oraya o gün başımdan geçen bir şeyi veya bir konu hakkındaki düşüncemi yazdığımı zannediyordum. Ancak kimse okuyamayınca çok üzüldüm. Bu yüzden babam bana konuyu açıklamaya çalıştı. Söylediklerimi yazmanın, yazı dilinin belli, herkesin bildiği işaretleri olduğunu ve bunu okula gidince öğreneceğimi söyledi. Rastgele bir şeyler çizdiğim zaman benden başka kimsenin okuyamayacağını anlattı.
Böylece okuma yazma öğreninceye kadar bekledim. Bu hatıra üzerinde zaman zaman düşündüğümde aslında bütün insanlığın böyle ortak hikayesi olduğunu hissediyorum farklı şekillerde yaşansa bile. Biz hep birbirimize bir şeyler anlatmaya çalışıyoruz. Bunu sadece insan sosyal bir varlık diye özetleyebilir miyiz bilmiyorum ama insanın bir şekilde iletişim kurmak, bilgi vermek veya sanatsal araçlarla deneyimlerini bilgilerini düşüncelerini paylaşmak ve en önemlisi kendinden sonrası için de kalıcı bir iz bırakmak ihtiyacı var.
Elbette yazmak bunları düşünmeden çok önce başladı bende ve günlük bir alışkanlık haline geldi. Yani ben neden yazıyorum diye hiç düşünmedim. Benimle birlikte var olan bir şeydi yaşamımda konuşmak gibi…İlk başta günlük anı gezi tarzı notlarla yaşadığım şeyleri ve sevdiğim insanları o an yaşanan komik ve anlamlı bir diyaloğu kalıcı hale getirmeye çalışıyordum. Yani unutulmasını istemiyordum. Bir gün tekrar yıllar sonra o anın yaşadığım arkadaşımla bu yazıları okuyarak unuttuğumuz güzellikleri hatırlayacağımızı ve çok mutlu olacağımızı düşünüyordum. Ve okudukça kitap okumaya başladıkça da yazdıklarımın çerçevesi genişledi.
2-Sizi yazmaya yönlendiren etken neydi? Yazma gereğini neden hissettiniz?
- İlk etken konuşarak ulaşamayacağım insanlara yazı ile sesimi ulaştırmaktı. Ayrıca yazı iletişim bakımından daha sağlıklı ve net sonuçlar veriyordu. Ama edebi anlamda yazmanın bambaşka bir hikayesi var. Bu anlamda beni yazmaya yönlendiren en önemli etkenin bu dünyada kalıcı olmadığımı bilmekten kaynaklandığını düşünüyorum. Birçok sanat bilim mimari gibi eserlerin de bu şekilde yani insanın geçiciliğinden kaynaklandığını düşünüyorum. İçimizde bir yerde bize bunu sürekli hatırlatan bir ses var. Bu yüzden kalıcı, insanlara faydası olan ve ruhlarındaki saklı güzelliği onlara hatırlatan kubbede hoş bir seda nispetinde bir şeyler bırakalım istiyoruz. Bence en temel etken budur.
Ben hep şuna inanmamışımdır: Konya’da her sabah İnce Minare’nin önünden geçerek işe giden insanların ruh hali, diğerlerinden farklıdır. Tarihle, Tarihle, mimari ile ilgili hiç bilgisi olmasa ve hiç ilgi duymasa bile, bu böyledir. O bir şah eserin önünden geçmiştir ve ruhu bir anlığına bayram etmiş davranışları letafet kazanmıştır. Bir an için İnce Minarenin yerinde (Allah korusun) beton bir duvar olduğunu düşünün, Konya ne kadar eksik kalır, gönlümüz ne kadar kararır.
3-Türk Edebiyatına kazandırdığınız eserler ve bu eserlerin arka planında yatan düşünsel süreç hakkında biraz bilgi verir misiniz? Aldığınız ödüller bu yolculukta ne ifade ediyor?
Kısaca yayınlanan kitaplarım ; 2011 - Gel! Aşkın Kimyası / Tarihî Roman 2012- Aşk Güneşe Benzer/ Gel 'in farklı isimle baskısı ,2017 - Kınnesreyn Yazıları/ Denemeler 2018- Benim Adım Mevlana/ Çocuk Hikâye ,2018 - Benim Adım Yunus Emre / Çocuk Hikâye ,2024- Macera Okulu çocuk romanı serisi henüz 2 kitap yayınlandı. Ayrıca 2014'den bu yana da gazete köşe yazıları yazmaktayım
-Eserlerimin arkasındaki temel düşünceler, çok bilinen bir konuya veya kahramanlara farklı bir bakış açısı getirmek ya da pek bilinmeyen ilginç bir olayı veya bir kişiyi yazmak şeklinde başladı. Elbette birçok şey yazmış olabiliriz ama bunu insanların okumasına değecek hale getirmek için de titizlikle çalışmak gerekiyordu. Öncelikle yazmak istediğim konuları ayırıp roman sistematiği içerisinde roman formatına dökerek yazmaya başladım. Çünkü ben bilgiyi hikâye etmeyi seviyorum. İnsanların üzerinden, içinde gerçekleri daha iyi görebildiklerini ve üzerinden, kahramanları üzerinden, kendilerini daha iyi görerek, kendileriyle ilgili farkındalıklar ve keşifler oluşturmalarını seviyorum. Ancak sanatsal düşünce her zaman teknik planlara uymaz. Çünkü işin içinde ilham diye özetlediğimiz ama çok daha derin bir etken var ki o kendi istediği yönde hareket ediyor. Ben de bu yüzden 1990’larda geçen bir hayat hikayesi tasarlamış 40-50 sayfa da yazmışken kendimi 1248 ‘de Mevlâna ve Şems’i anlatan bir romanı yazarken buldum ki olay örgüsü, kahramanlar, diyaloglar öyle pervasız akıp geliyordu ki , parmaklarım klavyeye yetişmiyordu sanki. Akışı bozmamak için geldiği gibi yazdım. Sonra editörümle tekrar düzenledik elbette…
Türk edebiyatı gerçekten çok başarılı bulduğum aslında hiçbirimizin tamamen keşfetmediği yazarlar eserler çok güzel çatışmalarla dolu o yüzden edebiyatımızı çok seviyorum. Ne yazık ki dünya bunu henüz keşfetmiş değil. Bizim bilmediğimizi dünya bulacak değil elbette… Önce kendimiz dünya edebiyatını takip edecek ve kendi edebi eserlerimizin de kıyasını yapacak kadar farkında olacağız. Benim bu konuda bir katkım oldu mu olmadı mı onu zaman değerlendirecek eminim. Ama yazar olarak elbette böyle bir katkının olması beni çok mutlu eder.
Yıllar önce küçücük bir katkı umudu bile beni inanılmaz sevindirmişti. Nevşehir Hacıbektaş-ı Veli Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Prof. Dr. Filiz Erdem Uçar hocamız Türkiye Türkçesinde Fiillerin Çok Anlamlı Yapısı ve AŞK GÜNEŞE BENZER’ de GÖR FİİLİ başlıklı bir makale yazmıştı.
Yanlış hatırlamıyorsam, “gör” fiilini 6 farklı, hatta 8’e çıkabilecek kadar farklı anlamda kullandığımı olduğunu tespit etmişti kıymetli hocamız. Elbette bu kadar farklı anlamlar yüklemek benim bilinçli ya da kasıtlı olarak yaptığım bir şey değildi. Türkiye Türkçemizin ne kadar zengin olduğunun, bendeki yansımasıydı. Bu konuda küçük bir örneklik sergilemek bile son derece memnuniyet vericiydi.
4-Eserlerinizi kaleme almadan önce nasıl bir hazırlık süreci izliyorsunuz?
Her eser için farklı bir süreç olabiliyor bu: Genellikle yazacağım eser taslak olarak kafamda oluşuyor yani daha ziyade ilhamla gelen kendiliğinden oluşan bir süreç diyebilirim. Çoğunlukla da ilk başta canlanır, sonu aklıma gelir, gözlerimin önde canlanır, yamaya başladığımda, sonu kafamda çoktan oluşmuştur. Aslında en zor kısmı da bu insanın tahayyülündeki bir şeyin kelimelere dökmeye geçmek. Aklınızdaki hayli, hangi kelimler ile okurun kafasında aynen canlandırabilirsiniz, bunu çok bilmek ve hissetmek gerekiyor. Asıl maharet burada bence … Bazen aklıma geliyor, ben yazıyorum ama acaba çocukluğumda yaptığım gibi kimse okuyamıyor mu? Yani benim bir kelime ile kast ettiğim şey ile okurun o kelime ile zihninde canlanan şey çok farklı olabilir. Bazen öyle olması da ayrı bir zenginlik oluşturuyor.
5-Günümüzde okuma-yazma oranı yüksek olmasına rağmen gazete, kitap ve dergi okumayan geniş bir kesim var. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Evet okuma oranı düşüklüğü aslında bütün toplumların ve bütün zamanların sorunu ama bu günümüzde internet televizyon gibi görüntülü araçlarında yayılmasıyla da had safhaya yükseldi. Zaten biz toplum olarak sözlü kültürün hâkim olduğu bir gelenekten geliyoruz bunu başta söylemek gerekir. Göçebe bir millet değiliz bence ama hareketli yerinde durmayan bir milletiz. Bir yere yerleştiysek bile orada yükselmek orada farklı şeyler yapmak için sürekli hayatımızda bir hareket, bir hız, bir yerinde durmama yapısı hâkim. Belki bundan dolayı dinlemeye vakit ayırabiliyoruz ama okumaya kendi başımıza kalmaya o kadar vakit ayıramıyoruz. Kitap gazete dergi okuma düzeyinin artması için öncelikle insanların kendilerine ayırabildikleri vaktin yalnız kalma süresinin artması gerekiyor. Günümüzdeki yaşam tarzı buna uygun olmadığı gibi bizim alışkanlıklarımız geleneklerimiz de uygun değil. Türk toplumu yalnız kalma konusunda biraz sorunlu dersem yanlış olmaz zannediyorum. Çünkü aşırı sosyal beri yapımız var. Aile bağlarımız çok güçlü, bu olağanüstü bir avantaj dostluk bağlarımız çok güçlü bu da olağanüstü bir güç, diğer toplumlara göre. Fakat buluşma görüşme birlikte vakit geçirme sürelerini biraz düzenlemek gerekiyor. Gerçekten bizim düşünsel düzlemde üretim yapmamızı engellediği gibi beynimizi beslemek zihnimizi doyurmak anlamına gelen okuma alışkanlıklarımızı da kısıtlıyor. Yalnız kalmadan yorulmadan çaba göstermeden bir şeyler öğrenmek istiyoruz ve hızla öğrenmek istiyoruz bunun için de internet ve televizyonu kullanıyoruz ama yeterli olmadığını ve bunun çok yanlış sonuçlara yol açtığını da artan suç oranlarına artan kavgalara gerilimlere yapılan yanlışlıklara bakarak toplumdaki ahlak anlayışının değişmesine bakarak çok rahat anlayabiliriz.
Bütün bunları bir eleştiri anlamında yapmıyorum aslında tespit anlamında yapıyorum. Çünkü yaşadığımız tarihi sürece bakınca da bu konuda kendimize acımasızca hırpalamanın da bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Bizim toplumumuz sürekli zorlu toplumsal siyasal ticari krizlerle boğuştu. Geçmiş dönemlerde de savaşlardan geçtiği için henüz kendine vakit ayırma kültürünü geliştirebilmiş değil. Nüfus artışı, hızlı kentleşme ve üstüne sosyal medya alışkanlıkları eklenince neye uğradığımızı şaşırdık biraz. Fast food beslenmeyi çok seven bir toplum değiliz ama fast food yani hazır ve hızlı beyin beslenmesi yapıyoruz ve şuna inanıyorum konunun herkes farkında olduğuna göre bundan sonra bu konuda farklı adımlar atabiliriz farkına varmak başlamaktır. Hadi başlayalım mesela aynı haberi defalarca farklı kanallardan dinlediğimiz akşamları sesli kitap dinlemeye ayıralım. Teknolojiyi yararlı kullanalım.
6-Ne zamana kadar yazmaya devam etmeyi düşünüyorsunuz? Yeni projeleriniz var mı?
Yazmanın hayatımdaki başlangıcı anlattığım gibi kendiliğinden olduğu için ne zaman biteceği konusunu hiç düşünmedim ilk kez böyle bir soruyla karşılaşıyorum. İlginç de geldi. Bence hiç bitmeyecek bu benimle birlikte böyle gidecek. Yazabildiğim sürece sağlığın hayatım buna izin verdiği sürece yazmaya devam edeceğim.
Her zaman yeni proje var. Bir kısmı beynimde, bir kısmı beynimde, bir kısmı kalbimde… Ve her eserin bir kaderi, bir doğum tarihi var. Hangisi ne zaman göz aydınlığım olacak bilmiyorum.
7-Okurlara, gençlere ve yazmayı düşünenlere ne söylemek istersiniz ?
Okumayı sevenlerin okumalarını artırmalarını, başka iş yaparken de sesli kitap dinlemelerini çok isterim. Kitap okumayı sevmeyenlere ise en azından sevdikleri üç insandan kitap tavsiyesi almalarını, bu üç kitaptan da birer sayfa okumalarını ve içlerinden hangisine devam etmek geliyorsa onu sonuna kadar okumalarını tavsiye ediyorum.
Yazmayı düşünen insanların hem okumalarını hem de şarkı, türkü şiir dinlemelerini artırmalarını öneriyorum ki farklı ifade tarzlarına olsunlar, olsunlar, kelime dağarcıkları genişlesin. Elbette günlük bir yazma rutini oluşturmalarını, çok kısa olsa bile günlük notlar almalarını, hiçbir şey bulamazlarsa o günü nasıl geçirdiklerini veya ilginç bir şeyle karşılaştılarsa o anıyı not etmelerine isterim çünkü kalem yazdıkça sivrilen, incelen yazdıkça açılan gelişen bir şey kalemle bağlarını koparmasınlar. Çünkü her şey kelamla başladı kelamla bitecek bu yüzden kalem ve kelam insanın hayatında her daim etkisini devam ettirecektir.


YORUMLAR