Yazar Hüzeyme Yeşim KOÇAK Hanımefendi ile Yazarlığa ve Kitaplarına Dair

İstasyon Haber Gazetesi'nde bu haftanın konuğu Ödüllü Yazar Hüzeyme Yeşim Koçak oldu

Reklam
Reklam

Merhaba Hüzeyme Hanım, öncelikle bu röportaj için vaktinizi bize ayırdığınız için teşekkür ederiz. Başlarken biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?

Zor çetrefil sorulardan başlıcası… Görmek istediğim mi, göstermek istediğim mi diye sorayım. Yazı, yapılan meslekler bazı bakımlardan bir nevi gösteriye dönüşse de; sunmaya çalıştığımız sahnedeki azametli(!) kişilikle, aynadaki Ben farklı olup, büyük çelişkiler barındırabiliyor. Ego savaşlarında aynalar düşüp parçalanıyor.
Kısaca, Hak ve Hakikat yolunda, istikamet üzere yol almaya gayret eden kaçkın kaçık Talebeyim diyelim…
Hayat zaten, envaiçeşit dersleriyle bu yaramaz öğrenciyi, anlamaya nizama pek niyeti olmasa bile hizaya sınıfa(!) sokuyor.

*Sizi yazmaya yönlendiren etken neydi? Yazmaya ne zaman başladınız ve neden yazma gereği hissettiniz?
Bir zamanlar ki haksızlığa uğradığım vehmi, hüzünlü ama ilerisi müjdeli yıllar, istidat; tüm dünyaya yayılmış kitap kokusu, cümlelerde ak sayfalarda seyr oynaşma raks arzusu; fikir insan hayal cümbüşü, hepsinde tüten âhenk; sırlı ilhamlar, seslenme dönüşme keşif ve el verme ihtiyacı, hayata edebî gözlüklerle iştirak…
Çocuklukta yazma konusunda birkaç denemem varsa da,  esas tarih, 1978’den sonra, Konya günlerinde…
En ulu Yönlendirici Tanrı elbette.
                         
*Türk Edebiyatına kazandırdığınız eserlerinizden ve aldığınız ödüllerden bahsedebilir misiniz?
Hikâye: 1. Saklı Değerler, 2. Muhabbet Buyursun Gelsin, 3. Bekleyen, 4. Havva Hanım’ın Gamzesi, 5. EDEBİYATÇIYSAM ne OLAYIM, 6. Hicaz Yaprakları, 7.Sevdalı Bir Yelpaze, 8. Şeyda’nın Örgü Keyfi
Roman: 1. Çoban Aşkın Çocuğuydu(Sindrella’nın Pabucu), 2. Sarılmak, 3. Nefha, 4. Rüyada
Deneme: 1.Bırakın  Güzel Konuşsun, 2. Bana Gönülden Çalıp Söyle, 3. Ey Ruhum Geldinse Masaya Vur, 4. Ötede,  5. Edibâne Süzülüşler, 6. Şapkamın Altı, 7. Kırgın Mağara Şarkıları(Murat Mahya Gürses’le birlikte), 8. Hayat 7 Renktir, 9. Tuhaf Bir Açlık
***
Öyküler, denemeler, romanlar kaleme aldım. Maneviyat, toplumsal yaralar, kadın problemleri, sevgi, aşk, terör, kimlik bunalımı gibi türlü konulara eğildim. Modern insan ve Türkiye’nin sorunlarını işledim. Farklı zaman ve mekânda geçen çeşitli hayat, yol (alış) hikâyeleri yazdım çizdim.
 Kısa kısa, bazı kitaplarımdan söz edersek:
BIRAKIN GÜZEL KONUŞSUN” denildi, ilk deneme kitabıyla. Yazarın hiçbir zaman yeterince güzel, veciz, mükemmel konuşamayacağını bilerek, ama çabayla.
Çünkü Güzellere dayanmak güvenmek gerekti. Küçüksen de büyütürlerdi. Safi “diken” olsaydın dahi, gül veren ele gül kokusu sinerdi…
Bu kokunun peşine düşerek, “BANA GÖNÜLDEN ÇALIP SÖYLE” diye niyaz ettik inançla, Hakk’la.
Mesnevi’de; Cenab_ı Hakk’ın dilinden, Eyüp Peygamber için, “Bedenine düşen kurtları, bir baba gibi sevme duygusu verdim. Bir baba gibi onları sever, onlara zarar vermezdi” deniliyor. Fakat “Hz Eyyup’un yarasında kaynaşan kurtlara da.. evladın babasını sevmesi gibi, ona karşı bir sevgi verdim; onu babaları gibi severlerdi…” diye buyurduğu ifade ediliyordu. (Şefik Can, Cevahir-i Mesneviyye, cilt 2, sh.675)
Derin, çok ince, zarif ifadeler. Kurtlara kuşların payına bile düşen bu sevgi özü, eşsiz cevher neydi?İşte bütün bir ömrü verecek, harcayacak bir istikamet! O halde…
MUHABBET BUYURSUN GELSİN’di”.  Kitabın öyküleri, bütün hayatımıza şamil bir daveti içeriyordu. Buyursun gelsin ve yalnızca O’nun buyrukları işitilsin, emretsin ve O’nun kanunları geçsin anlamında; muhabbet makamında.
Bizim köklü meselelerimizden biri de “aşksızlıktı”. Kalp aslî işlevini kaybediyor; ortaya robotumsu insanımsı sevgisiz âdeta düşük varlıklar çıkıyordu.  “Aşk Davası” anlatılmalı öze ve aşka tutunan, yürüyüş/yol hikâyeleri, romanları yazılmalıydı.
Batılı kisvesine bürünmüş adsız, “manasız” Sinderella, Melissa’lar ne kadar çoktu.          
Sinderella’lar “Sinem’leşmeli; Melissa’lar Meryemleşmeliydi oysa. İsmiyle cismiyle birlikte gerçekleri fark ve ayırt etmeliydi. İlim ve irfanla; bilge kâmil “Çoban”ların, gönül adamlarının kılavuzluğuyla.
Sinderella’nın Pabucu isimli hikâyemden doğan ilk romanım “ÇOBAN AŞKIN ÇOCUĞUYDU” ile “Hz. İnsana” ve “Hz. Aşka” saygıyla; yükselme vasıtası olan bütün gül deren “Çobanlara”, “Hakikat Bilgisine” selâm duruldu.
Biz bir “Bekleyen”dik. Hayatımız “beklemeyle, beklemede” geçiyordu. Hâlbuki hayat mücadeleydi, güzel eylemlerdi; yaşanmak içindi.
Asıl yaşamak, “İnsanca, kendindeki ve cemiyetteki “SAKLI DEĞERLER’i” meydana çıkararak; şuurla, ülküyle, imanla “diri” yaşamaktı. İçindeki kahramanla, derûndaki mükemmel yolla...
Beklemedim, “BEKLEYEN” öyküleri çıka geldi.  Kitaba da adını veren baş hikâye, Necip Fazıl’ın iki aşk şiirinden mülhemdi, Bekleyen ve Beklenen.
Âdem’in yarısı Havva ise, Havva’nın yarısı da Âdem’di. Yasak elmadaki sevap ve günah müşterekti.
HAVVA HANIM’IN GAMZESİ” bir gülüş, yeryüzüne düşmemizin, ömrümüzün ana hikâyesi. Aşka bağlı, yüzde gamzeler açtıran, masumiyetin, saflığın gülüşü.
Her  “dünya gamı”  bazen bir çukur olup içine düşürse de, nihayetinde yüreğimize gamzeler kondurur. Çünkü varlığın, hayatın gamzeleri olduğu gibi, Rabbin bizi çepeçevre saran lütfu inayeti de vardır.
HİCAZ YAPRAKLARI Aşk ve “ötesine” perde gerisine bakmayı, arınmayı, aydınlanmayı murat eden bir bakış.
Öykü kitaplarımdan “EDEBİYATÇIysam ne OLAYIM”, bir hedefi ironi ve çarpıcılıkla anlatıyordu. Kahır değildi. Harflerin dansıyla, Edebiyatçı Olayım diye de okunuyordu. Edebiyat kokusu hiçbir şeye benzemez” diyen bir yazar kadın vardı orada. Edebiyatçı Olayım… Olayım. OL!
Deneme kitaplarımdan EDİBÂNE SÜZ(ÜL)ÜŞLER; yazarın hem hayattan, edebiyattan süzdüklerini anlatıyor; hem de bu mânâda kitaplar ve edebiyat dünyasındaki süzülüşünü aksettiriyordu.
ŞAPKAMIN ALTI kitabım, bir yazar şapkasını ortaya koyardı nihayetinde. Şapkasını çıkartan Muharrire, yürek ve zihin emeğini paylaşır; kitabıyla okuru selâmlarken “kelimeler meydanında”.  Edebiyatın sihirli ve albenili şapkasıyla da zevkli bir yolculuğa çıkarsınız, akıp giden cümleler sayfalar boyunca.
HAYAT 7 RENKTİR sorguluyordu. Bütün o anlam katmanına, rengârenk dillere; akla, aşka, güzelliğe, erdeme, inanca, umuda ve inşaya rağmen hayat gerçekten iki renkten, siyah ve beyazdan mı ibaretti.
Gönül dillenir, ötelere geçerse, o zaman belki gökkuşağını da yakalayabilir, sadece altından değil, içinden de geçebilirdiniz. Cinsiyet ve gömlek değilse de, benliğinizin kalın ve sert derisini değiştirebilirdiniz.
SEVDALI BİR YELPAZE, esasında hikâyemdeki desen, edebî denk ve renklerden müteşekkil bir yelpazeydi.
ŞEYDANIN ÖRGÜ KEYFİ’nde; ironik ve eleştirel bir bakışla; gözün gezginliğinden, fert ve cemiyet meselelerine, çağın getirdiği yüklere, duruş, diriliş arzusu üzerine yorumlar getiriliyordu. Aşk dilini kuşanmış, sevgi kanallarıyla köprü kuran, maneviyat yönlü günden ve dünden öyküler de yer alıyor. Neticede yumakların(!) biri bitiyor, biri başlıyordu.
Romanlarımdan SARILMAK, her iki anlamda da “hayatımın kitabıydı”.
NEFHA(Şeyh Sadreddin Konevî Esintileri):  Evvela ulu bir servete, mümtaz bir bilgeye yaklaşım teşebbüsüydü. Yine merkezinde bir hikâye (Taş Hikâyesi) vardı. Taşlar; sabrı, iradeyi, metaneti,  ancak aşk cehdi ve nefesiyle parçalar bütünleşirse bir güzelliğin, kemalin ortaya çıkacağını belirliyordu. Âşıkların sembolüydü.
Roman, hem hocalarının hem de öğrencilerinin seyrini gösteriyor; bir yolcunun mesela Hasan’ın serencamını anlatıyordu.
Yeni yayınlanan romanım RÜYADA; her hâlükârda bir rüyanın içinde geçiyordu.
Dünya, rüya içinde rüyadır; geçip gider.  Ve karabasanlara, tehlikelere karşı her iki âlemi de aydınlatan, size harikulade düşler yaşatan güzeller vardır. Rüyalarımız bize seslenir, çağırır, muştudur, habercidir. Sonra size bir rüya bağışlanır ve ötelerin rüyası parça parça canlanır; zamanla yeni dünyaların pencereleri, kapıları açılır. Ruhu dolduran doyuran rüyalar, yeni doğuşlar gerçekleşir.
Rüyada ile köklerinize uzanıyorsunuz belki de. Edebiyatın kökleri insaniyetin kökleri, Kalu Bela zamanlarından bir esinti, tasavvuf neşvesi.

***


Türk Edebiyatı Vakfı ve dergisinin açtığı “Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması’nda” 1997, 2000, 2001 yıllarında öykü ödülleri; Beyan Yayınları’nın açtığı “İlk Romanlar Yarışması’nda (2002) Çoban Aşkın Çocuğuydu isimli romanımla üçüncülük derecesi aldım.
 Sarılmak isimli romanımla, 2010 Yılı “İLESAM- AKÇAĞ Roman Yarışması” Birincisi oldum.
2013’de Berceste Dergisi tarafından “Yılın Hikâye Ödülü” verildi.
Türkiye Yazarlar Birliği’nce 2020 senesinde “Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları” basın-fıkra dalında, ödüle layık görüldüm.

*Eserlerinizi kaleme almadan önce ne tür hazırlıklar yaparsınız? Bununla ilgili bilgi verebilir misiniz?

Eski model yazarlardan olduğum için mutlaka defter kalem kullanıyorum. Türe, yazacaklarımın baskısına, heyecanlarıma göre muhtelif notlar alır, lüzumlu okumalar, araştırmalar yaparım. Özellikle öne çıkan, zihninizi ele geçiren bir sahne, hadise varsa; işi kolaylaştırmak ve kendimi heveslendirmek için önce onu kaleme alırım.
Ara sıra duraklar, sıkılır, vazgeçer, tembelleşir; başka meşgaleler, mevzuyu yazıyı bilhassa türü özlemeyi ararım.

*Okuma-yazmayı öğrendiğiniz zamandan beri birçok eser okumuşsunuzdur! Sizi çok etkileyen eserler hangileriydi? Yazarlık yolunu seçmenizde etkili olan bir eser, bir yazar var mıydı? Mesela bir kitabı okuyup da “Benim de böyle bir eserim olmalı, bunun için yazmalıyım!” dediniz mi?  Sizi yazmaya yönlendirenler oldu mu?

Zaman ve zemine şartlara göre eğilim zevkler değişse de, belli sürelerde iz bırakan eserler çoktu. Babamın rehberliğinde Çile’yi elimizden düşürmez, şiirleri yüksek sesle okur, teybe alırdık. Muhterem Pederim, Necip Fazıl’ın Kütahya’nın ilçesi Tavşanlı’da verdiği konferanslara da, çocuk yaşlardayken bizi götürmüştü.

Fakat yaşantım süresince, âdeta her yeni keşiften, yazardan eserden değişik özenli tatlar bal aldım. Bunları birbiriyle yarıştırmak ayrıştırmak zor. Haksızlık etmekten doğrusu çekinirim. Birkaç örnek: Amak-ı Hayal, Şark Ekspresinde Cinayet, Bozkurtlar Diriliyor, Sözde Kızlar, Peygamber kıssaları, Bir Adam Yaratmak, Uğultulu Tepeler, Türk Düşüncesinde Gezintiler, Bu Ülke.  Huzur Sokağı,  Küçük Prenses, Sefiller, Hançerli Hanım Hikâyesi, Kirpinin Dedikleri, Çalıkuşu, Güvercin Gerdanlığı. Bir Yürek Satıldı, Beyaz Bir Kıyı, Tuhaflıklar Fabrikası, Çayda mı İçmeyek, Turfanda mı yoksa Turfa mı? Sonra sinema hikâyeleri, taçlı şiirler ( Arif Nihat Asya’dan Naat, Kaldırımlar, Monna Rosa, Mataramda Tuzlu Su, Ben Sana Mecburum…). Dergiler,  Çocuk ve Yuva,  Hisar,  Yeni Düşünce, Türk Edebiyatı…

Sadece yazar eser değil, başka bir açıdan: Keşke o şiir ben olsaydım, ezgi, avuçlardaki dua ah! keşke, rahmet damlası, mazideki o saat, atına binmiş  o cengâver, tarihten sevgili bir yaprak, Anka, işte o sözcük dize, kalp tebessümleri, gökyüzü merdivenleri, düş bahçeleri, “bir varmış, bir yokmuş(!)… olmayı dilediğim de vakidir. Üzerimde binbir varlık kisvesi, hissiyat ve yakamdan düşmeyen sayısız kelime…

Muhtemelen yazdıklarınız da yürek ve dimağınızda bir etki hasıl etmese, tepki vermez ve sanırım yazmaya devam etmezdiniz. Sonuç, hasılat belli değilse de; istikbaldeki kitaplarınızın büyüsü, edebî bir merak ve alâka sürekliliği sağlayabilir. Bir bakıma yönlendirici bizizdir.

Ayrıca, Amcam Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay ailede mühim bir rol modeldi. Merhum Babam İsa Ruhi Bolay’sa hep okumaya yazmaya teşvik etti. Bazen hususen telefon açıp, kitaplarımdan beğendiği cümleleri okur, altını çizerdi. Eşim Faruk Bey daima destekti. Benim için hepsi fevkalade manalı ve kıymetliydi. Yalnız bırakılan, aksini işittiğim yazarlar da mevcuttu.

*Yazar kimliğinizin yanında bir de gazetecilik yönünüz var. Gazete ve dergilerde yazılar yazıyorsunuz. Buna gazeteciliğiniz dersek ne zaman ve nasıl başladı sorusuna cevabınız ne olur?

1978 senesinden itibaren Yarın, Hamle, Konya Postası gibi gazetelerde yazılarım yayınlandı. Uzun bir aradan sonra dönüşüm ise 17 Aralık 2003’de Merhaba Gazetesi’yle gerçekleşti. “Ayrılık” diye başlamışım, “Kopuş acısı, yalnızca gerilim değil, gelişim aracı da olabiliyor. Ömrümüz ayrılıklardan geçerken; biz de ‘Ben’den’ geçiyoruz ve taze bir ‘Ben’le’, yeni bir menzile ulaşıyoruz.” Demişiz.
O tarihten bu yana çok şükür, ayrımız gayrımız olmadan kesintisiz yazmayı sürdürüyorum.
Kitaba uydurmayı(!) değil, kitap yazmayı seçtim. Ne olursa olsun bu işi sevdim.

*Günümüzde okuma-yazma oranı neredeyse % 100 seviyesine ulaşmışken insanların gazete, kitap, dergi okumamasına dair ne düşünüyorsunuz?

Artık hakikat peşinde değiliz. Kültür gibi temel kavramlar, ülküler, mefkûreler önemli değil; “büyük anlatılar çöktü”. Hâlbuki kimlik ve anlam meydana getirir, köklendirir; özgünlüğümüzü ve bir açıdan özgürlüğümüzü, “gelecek tasarımımızı” sağlarlardı. Şimdi şer hayır, güzel çirkin bütün zıtlıklar yan yana ve neredeyse eşit.
Mesela esefle şahit kalıyoruz ki, en yüce gayelerin temsilcisi gördüğümüz rehber kişiler, yani öz kahramanları tarafından; hikâyeleri izleri geçersiz kılınıp silinerek değersizleştiriliyor. Zaman, dün bugün yarın da ehemmiyetsiz. Yüzler mütemadiyen değişiyor; Kimdir bunlar, tanıyamıyoruz. Neye güveneceğiz bilemiyoruz.
Vatan millet ahlâk, saygı sevgi merhamet şefkat anlayış müsamaha gibi birçok mefhum, kalp zenginlikleri kayıplara karışıyor.
Ülke bir yandan yoksullaşırken, şiddet dili yaygınlaşıp, eğitim kalitesi düşüyor; hayat gailesi artıyor. Turistik melez kültürler ortaya çıkıyor. Türk’çe Müslümanca duruş kayboluyor.
Dijital iletişim, sosyal medya, narsistik ortamlar hayatımızın kumandasını ele geçirip, bizi oradan oraya sürükleyip yönetiyor. Bir yandan tüketime yönelik alışveriş merkezleri, ne idüğü belirsiz kafeler acayip mekânlar, yalnız beden değil ruh uyuşturucuları da çoğalıyor.
“Cennet” salt dünyada gibi algılandığı için, zevk felsefesi, maddiyat, benlik hazları yegâne amaç oluyor. Zihin ve gönüller daralıp, her kesimde envaiçeşit cehalet bunalım ürüyor.
Sây, kararlılık ve azim gerektiren, esasen zahmetli faaliyetlerden olan Düşünceyi, Sanatı, Edebiyatı, Kültürü kim ne yapsın. Bunlar gönül eğlendirecek parayı, şan şöhreti kazandırmaz ki. Kitap okumayı da aynı çerçevede değerlendirebiliriz.

*Yaşayan Türk Edebiyatı ve Türk Edebiyatının geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz? Popüler kültür edebi eserleri de etkiliyor. Bir bakıyorsunuz yere göğe sığdırılamayan, satış listelerinin en üstlerinde yer aldığını gördüğünüz eserlerin aslında bu seviyelerde olmadığını okuduğunuzda anlayabiliyorsunuz. Doğru dürüst tanınmayan, reklamı olmayan birçok yazarın ise ortaya koydukları müstesna eserlerin ilgililerine ulaşamadığı da ülkemizin gerçeklerinden birisi. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz ve günümüzdeki yazarlar içerisinde eserlerini başarılı bulduklarınız var mı?

Tespitlerinize hak veriyorum. Şahsıma ise şunu söyleyip duruyorum, “Şikâyet ve sızlanma değil; davranma zamanı, elinizden ne gelirse, gücünüz neye yeterse. Vakit azaldı.”
Millî kültürümüzü önemseyen, yerli düşünceden yana başarılı edebî mahsul verenler bulunsa da; edebiyatı sadece biçim ve teknik gibi algılayan, özü, yer aldığı toplumu ve değerlerini hesaba katmayan yazarlarımız var. Yabancılık çekiyor, okuyunca bu toprakların rayihasını havasını hissedemiyor, âdeta ayrı dilleri konuşuyoruz.

Öte yandan, gelenekten istifade ettiği iddiasında lâkin mesaj kaygısının fazlasıyla sırıttığı ürünler göze çarpıyor.Her şeye rağmen, gelecek konusunda ümitvarım. Sanat, edebiyat fıtrî sonuçta. Ezber bozanlar, küresel, “sırf Batıcı” cereyanlara ayarlara uymayan, direnen inşacılar edebiyatçılar bulunacaktır.

Çeşitlenen ilgi alanlarıma göre, şimdilerde yazardan ziyade kitap ağırlığı dikkatimi çektiği için;  çekici kitaplar yazan adını bile duymadığım kişiler, akrabalık bağı duyduğum kalemler, ilk dönemlerini daha ziyade beğendiğim muharrirler, tevafukla tanıdıklarım okuma yazma dünyasına giriyor.

Türk Edebiyatında, parlak, yıldız isimler çok. Günümüzden yakınlık hissettiğim, aslında uzun bir listeden yaşsız bir kaç isim sıralayayım: Sevinç Çokum, İsmet Özel, Fatma Barbarosoğlu, Ayşe Ünüvar, Abdullah Harmancı…

*Ne zamana kadar yazmaya devam etmeyi düşünüyorsunuz? Yazmayı planladığınız veya yazmaya başladığınız yeni eseriniz var mı?

Ne diyorsunuz, daha yeni başlamıştık hâlbuki… Yazmak şartlara bağlı, hayattaki öncelikler tercihler oldukça değişken. Sizin kararlarınız ve planlarınız her zaman işlemez.  Bu âlemden ayrılıncaya kadar mesleği sürdürmek, hem de kaliteyi seviyeyi düşürmeden kalemi bırakmamayı hedefleyebilir, ümitlenebilirsiniz. Fakat sağlığınız elverişli olacak, hevesiniz kaçmayacak, edebiyat sizi ve elinizi bırakmayacak, bilemediğiniz engel ve durumlar karşınıza çıkmayacak vs… Her konuda kapılar açılabilir de kapanabilir de…

Nurullah Çetin Hoca, “Allah şevkinizi arttırsın” derdi. Daimîlik, kelimelerle hayat bulmak da bir Yazı(Kader) işi.

İlerde bir öykü veya deneme kitabı olabilir. Kısmet?

*Okurlara, gençlere ve yazmak isteyenlere söylemek istedikleriniz var mı? Sizin gibi birçok ödül almış bir yazarın önerileri yazar olmayı düşünen gençlere muhakkak ki yol gösterici olacaktır. Ne dersiniz?  

İnsan olmak büyük bir mazhariyet. Evvelemirde, ilk başta bunun idrakinde olmak, sadece beden inşasına değil, insaniyete ruha yatırım, emek, edep.
Ego Merkezinden, benlik kıskacından ve boğucu şahsî sayıklamalardan kurtulup; yüksek ideallerin, erdemin, güzelliğin, mânânın peşinden yürümek.
Hayatın ve yaptığımız mesleklerin, bahşedilen edebiyatın, dolayısıyla yeryüzü nimetinin ne kadar kıymetli olduğunu idrak etmek.
Bu güzel ülkeye, seçkin azîz millete aidiyet; zengin eşsiz bir mirasa sahip çıkma, yaşama düzeyi getirme ve nefes vermek.
Ucuz bir taklit kalarak değil; uluslararası arenaya bize has bir edebiyatla, özgün cazip bir dil yaratarak çıkmak ve yeni, tesirli açılımlar sağlayıp sunmak.

*Bu güzel söyleşi için teşekkür ederiz. 
Size ve İstasyon Haber Gazetesine çok teşekkür ederim. Yolunuz açık, başarılarınız daim olsun.


 

hüzeyme yeşim koçak haftanın röportajı