MUSİBETİN ÖĞRETTİĞİNİ NASİHAT ÖĞRETEMEZ…


      İnsan, duymayı sever; ama dinlemeyi pek sevmez. Nasihat edilir, başını sallar. Uyarılır, "Bana bir şey olmaz." der. Tehlike anlatılır, "Abartılıyor." diye geçiştirir. Fakat hayatın sert tokadı bir gün gelip kapısını çaldığında, bir anda bütün bildikleri değişiverir. İşte bu yüzden atalarımız, asırların tecrübesini tek cümleye sığdırmıştır: "Bir musibet, bin nasihatten yeğdir. "Ne yazık ki insan, çoğu zaman aklını acı çekince başına toplar. Sağlığının kıymetini hastalıkta, sevdiklerinin kıymetini ayrılıkta, zamanın değerini ise geri gelmeyeceğini anladığında fark eder. Oysa bütün bunlar daha önce defalarca söylenmiş, anlatılmış, hatırlatılmıştır.

           Kitabımız Kur'an-ı Kerim, insanın başına gelen sıkıntıların sadece bir imtihan değil, aynı zamanda bir uyanış vesilesi olduğunu haber verir: "İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Allah da yaptıklarının bir kısmını onlara tattırıyor ki belki dönerler." (Rûm Suresi, 41. ayet) Musibet bazen ilahî bir ikazdır. İnsan, kaybettiğiyle değil; kaybın kendisine öğrettikleriyle olgunlaşır. Yeter ki ibret almasını bilsin. Fakat daha güzeli vardır: Başkasının yaşadığı acıdan ders çıkarabilmek. Her hatayı kendimiz yapmaya, her uçurumdan kendimiz düşmeye mecbur değiliz. Akıl, başkasının tecrübesinden istifade edebilmektir. Hikmet ise nasihati, musibete ihtiyaç duymadan hayatına taşımaktır. Bugün etrafımıza baktığımızda nice ibret tabloları görüyoruz: Dağılan aileler, bozulan dostluklar, kaybedilen sağlıklar, heba edilen ömürler… Bunların her biri sessiz birer nasihattir. Fakat onları görmeyen gözler, çoğu zaman aynı acıları yaşamaya mahkûm olur .Gelin, hayat bize musibetle ders vermeden önce nasihate kulak verelim. Çünkü musibetin öğrettiği ders unutulmaz; ama bedeli de ağır olur. En büyük hikmet ise acıyı yaşamadan hakikati anlayabilmektir. Buna basit bir hikâyeyle yazımızı genişletelim.

     Bir köyde yaşlı ve tecrübeli bir adam varmış. Köyün gençlerini her fırsatta uyarır, "Dere taşkın olduğunda sakın karşıya geçmeye kalkmayın." dermiş. Gençler ise, "Biz güçlüyüz, yüzmesini biliyoruz." diyerek bu nasihati önemsemezlermiş. Bir gün şiddetli yağmur yağmış, dere coşmuş. İçlerinden biri, bütün uyarılara rağmen suya girmiş. Güçlü olduğunu sanırken akıntıya kapılmış. Son anda kurtarılmış ama günlerce yatağa mahkûm kalmış. İyileştiğinde yaşlı adamın yanına gidip şöyle demiş: "Senin bir cümlelik nasihatin, benim yaşadığım acıdan daha değerliymiş. Keşke seni dinleseydim. "Yaşlı adam tebessüm ederek şu cevabı vermiş: "Evladım, akıllı insan kendi acısıyla değil, başkasının tecrübesiyle olgunlaşandır. "İşte "Bir musibet, bin nasihatten yeğdir." sözü bunun için söylenmiştir. Ne var ki en büyük hikmet, musibetin kapıyı çalmasını beklemeden öğütten pay alabilmektir. Çünkü nasihatin bedeli bir anlık dikkat, musibetin bedeli ise bazen bir ömürlük pişmanlıktır.

      "Bizden olsun, nasıl olursa olsun." anlayışıyla hareket edilerek rota çizmek, çoğu zaman insanı hayal kırıklığına uğratır. Toplum olarak tam da böyle bir çıkmazın içindeyiz. Eleştiri kültürümüz zayıf, temkinli olma kültürümüz de zayıf. Kimdir, nasıl biridir; geçmişini, ahlakını, samimiyetini, soyunu sopunu araştırmadan, duygularımızla hareket edip sahte kisveye bürünmüş insanların önünü açıyoruz. Bu kandırılma nelere sebep oluyor, biliyor musunuz? Devletimizin ve samimiyetle çalışan sivil toplum kuruluşlarının, insanlara hizmet eden, yardım eden, hayır işleriyle uğraşan insanların şevkini kırıyor. Yoksul ve ihtiyaç sahibi insanları mağdur duruma düşürüyor. Diğer taraftan insanlar artık güvenmeyi ve hayır yapmayı sorgular hâle geliyor. Kendi ellerimizle, kendi paramızla sahtekârların yaptıklarına ortak oluyor, vebal altında kalıyoruz. Hâlbuki bu toplumu soyup soğana çeviren, "hayır parası" diyerek para toplayıp bunları iç eden birçok insanın örneğini gördük. İnsanların hakikati görmesine engel olan siyasi veya başka sebepler, gönül gözlerine perde indiriyor. Doğruyu ve hakikati arama yoluna gitmiyorlar. Hâlbuki "Bir mümin aynı delikten iki defa sokulmaz." hadis-i şerifini iyi anlamak gerekiyor.

Dinî değerleri kullanan sahtekârlara, toplumun inanç ve ahlaki değerleriyle alay eden soysuzlara, sağ ve sol fikirlerden nemalananlara, Atatürk'ü kullanan yüzsüzlere karşı büründükleri kisveleri ellerinden almak gerekiyor. Yüzyıllarca anlatılan ve ibret alınması gereken şu hikâye tam da bu konunun özetini anlatır:

       Bir gün yaralı bir kuş, Hz. Süleyman'a gelerek kanadını bir dervişin kırdığını söyler.
Hz. Süleyman, dervişi hemen huzuruna çağırtır ve ona sorar: "Bu kuş senden şikâyetçi. Neden kanadını kırdın?" Derviş kendini savunur: "Sultanım, ben bu kuşu avlamak istedim. Önce kaçmadı, yanına kadar gittim, yine kaçmadı. Ben de bana teslim olacağını düşünerek üzerine atladım. Tam yakalayacağım sırada kaçmaya çalıştı, o esnada kanadı kırıldı. "Bunun üzerine Hz. Süleyman kuşa döner ve der ki: "Bak, bu adam da haklı. Sen niye kaçmadın? O sana sinsice yaklaşmamış. Sen hakkını savunabilirdin. Şimdi kolum kanadım kırıldı diye şikâyet ediyorsun. "Kuş kendini savunur: "Efendim, ben onu derviş kıyafetinde gördüğüm için kaçmadım. Avcı olsaydı hemen kaçardım. Derviş olmuş birinden bana zarar gelmez, bunlar Allah'tan korkarlar diye düşündüm ve kaçmadım. "Hz. Süleyman bu savunmayı doğru bulur ve kısasın yerine getirilmesini ister. "Kuş haklı, hemen dervişin kolunu kırın." diye emreder. Kuş o anda: "Efendim, sakın öyle bir şey yaptırmayın." diyerek öne atılır. "Neden?" diye sorar Hz. Süleyman. Kuş sebebini şöyle açıklar: "Efendim, dervişin kolunu kırarsanız, kolu iyileşince yine aynı şeyi yapar… Siz en iyisi bunun üzerindeki derviş hırkasını çıkarın. Çıkarın ki benim gibi kuşlar bundan sonra aldanmasın. "Sahtekâr her dönemde bulunur. Haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytanlardır! Haksızlığa haksızlık, sapkınlığa sapkınlık, zulme zulüm, yanlışa yanlış denilse; bunların insanlıkla, dinle ve imanla ilgisi olmadığı açıkça söylense ve Allah için onlardan uzak durulsa, sosyal medyada pohpohlanmasalar bunları yapamazlar. Çünkü sapkınlık ve yanlışlar ortaya çıkmaya başladığında, doğrularının kalmayacağını bilirler. Bu tipler insanları dinden, imandan, vatan sevgisinden ve iyilik yapmaktan soğuturlar.

       Şems-i Tebrizî ne güzel ifade etmiş: "Sözün kıymetini lâl olandan, ekmeğin kıymetini aç olandan, aşkın kıymetini hiç olandan öğren."    Selam ve dua ile kalın…