Dikenli tellerin altından sürünerek geçmek, insanın kendi içinden geçmesine benzer; kimi zaman kan revan içinde kalır, kimi zaman yalnızca süründüğünü zanneder. Oysa mesele, yere yüzüstü kapanmak ya da dirseklerini yaralamak değildir. Mesele, insanın kendi ağırlığıyla ne kadar yüzleşebildiğidir, çünkü bazı düşüşler, bir yükselişin habercisi değil, yalnızca varoluşun çıplak hâlidir.
İnsan, ayaklarının bir yukarı bir aşağı savrulduğu anlarda bile aslında sabit bir noktaya tutunur, yani kalbine. İşte o kalpte, bağdaş kurup oturan bir hayal vardır. Bu hayal, kimi zaman şımarık bir çocuk gibi taşar, kimi zaman suskun bir bilge gibi bekler. Ona sınır çizmek mümkün değildir, çünkü hayal, insanın kendine rağmen büyüttüğü en eski hakikattir.
Bir çekim alanına kapılmak sanıldığı kadar kolay değildir. Her şey insanı çağırır, fakat her çağrıya gitmek mümkün olmaz. Kimine yol açıktır, kimine ise sürünmeden ilerlemek bile bir lütuf gibi görünür. Oysa insan, en çok zorlanmadığı yerlere şüpheyle yaklaşmalıdır, çünkü kolaylık çoğu zaman derinliğin değil, yüzeyselliğin işaretidir.
Zihin, bazen bir cambaz ipine dönüşür. İki uç arasında gidip gelen düşünceler, dengeyi bir oyun gibi sunar. Oyunlar kurulur, dikkat başka yöne çekilir; “tavşana bak” denir ve insan bakar. Aslında asıl mesele, tavşanın nereden çıktığı değil, insanın neden bakmayı seçtiğidir.
Hakikat, çoğu zaman gözün yöneldiği yerde değil, yönlendirenin niyetinde gizlidir.
Estetik, yalnızca güzel olanın dili değildir. Çirkinin, kırığın ve dağınığın da kendine ait bir anlatımı vardır. İnsan, estetik bir dil kurabildiği ölçüde, hakikatin sert yüzünü yumuşatmaz, aksine onu daha görünür kılar. Bu yüzden söz, bir cambaz gibi ince bir ip üzerinde yürür; düşmeden ama düşme ihtimalini hiç unutmadan.
Evet, birine bakıp anı resmetmek kolaydır; imgelemek de öyle. Zihin, gördüğünü hızla kalıba sokar lâkin hissetmek, o kadar kolay değildir. Bu yüzden his, ne gözle ne de akılla tamamlanır. His, insanın kendi derinliğine razı olduğu yerde başlar.
Belki de bütün mesele şudur; görmek yetmez, anlamak yetmez. İnsan, hissetmediği hiçbir şeyin gerçekten sahibi değildir.