KAOS DOLU GÜNLER
İnsan, alışılmışın dışında bir dönemin sınırında duruyor; bir ayağı laboratuvarların soğuk tepe ışığında ve diğer ayağı ise kadim tapınakların tütsü kokulu taş zemininde. Bir yanda kuantum parçacıklarının ihtimallerle dolu gizemi, öte yanda gökyüzüne bakarak kaderini yıldızların suskun dizilişinde arayanlar. Ancak bilim ilerledikçe bilinmezlik azalmak yerine daha da derinleşiyor; her cevap, karanlıkta yeni bir sorunun doğmasına sebep oluyor.
Belki de bu sebeple günümüz, komplo teorileriyle dolup taşıyor. İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz; açıklayamadığı boşlukları doldurmak için hikâyeler üretir. Görünmeyen odalarda verilen kararlar, gizli planlar ve yaklaşan felaketlerin senaryoları… İnsanlık, tarih boyunca dünyanın sonuna hep birkaç adım kaldığını hissetmiştir. Fakat tarih gösteriyor ki kıyamet çoğu zaman gürültülü bir çöküşle değil, sessizce gelir.
Fizikçiler atomun derinliklerine indikçe evrenin kesinlikten ziyade ihtimallerle örüldüğünü fark ettiler. Paralel evrenler, zaman bükülmeleri, gerçekliğin sandığımızdan daha esnek olduğu fikri… Bunlar bilimsel teorilerin sınırında dolaşan kavramlar olsa da insan hayal gücü hızla onlardan kozmik masallar yarattı. Belki gerçekten sayısız evren vardır ya da belki bu düşünce yalnızca insanın varoluş yalnızlığını hafifletmek için oluşturduğu bir metafordan ibarettir.
Dinler ise farklı bir pencereden bakar. Tarihin en zor zamanlarında bile insanlar, kurtarıcının geleceğine inanmışlardır; bir gün bir Mesih’in ya da Mehdi’nin ortaya çıkıp adaleti hâkim kılacağına olan inanç… Bu beklenti sadece teolojik bir konu olmakla kalmaz, aynı zamanda derin bir psikolojik ihtiyaçtır, çünkü insan kaosun sonsuz süreceğini kabullenmekte zorlanır.
Dünya belki de hiçbir zaman filmlerde görüldüğü gibi aniden yıkılmayacaktır. Ne sirenler çalar ne de gökyüzü paramparça olur. Büyük dramlar genellikle gündelik hayatın arasına sinsice yayılır. İnsanlar sabah kahvesini içer, haberleri okur ve akşam evlerine dönerken tarihin dönüm noktalarını fark etmeden yaşayıp gider...
Bu karmaşık senaryolar arasında insan bedeninin verdiği tepki ise basit ama içgüdüseldir. Kalp daha hızlı atar, adrenalin yükselir, damarlar daralır; görünmeyen bir tehdidin yaklaştığını hisseden beden, savaş pozisyonu alır. Fakat çoğu zaman gerçek bir düşman yoktur; yalnızca zihnin inşa ettiği ihtimaller vardır.
Asıl sorun belki de budur; geleceğin belirsiz gürültüsünden kaçarken, insan bugünün sessizliğini feda eder. Sürekli yaklaşan felaket düşüncesiyle meşgulken, yaşadığı anın büyüsünü göremeyebilir.
Belki üçüncü dünya savaşı hiç gerçekleşmeyecek. Belki Mesih gelmeyecek. Belki paralel evrenler yalnızca matematiksel birer ihtimal olarak kalacak. Ancak kesin olan tek şey var; șu an, içinde bulunduğumuz bu kısa ve değerli zaman dilimi.
Evet insan, tüm teoriler, kehanetler ve korkular arasında nihayetinde tek bir gerçeği öğrenmeye başlar... Evrenin en büyük sırrı, belki de yalnızca “şimdi”yi anlamak kadar yalındır; nefes alıyor olmanın küçük mucizesinde saklıdır kim bilir.