Susmak da şiirden sayılsın…..
Sessiz bir dolunay var gökyüzünde
-Nasılsın ? dedim
- Suskunum ,dedi
-Neden ?,dedim
-Neden yok, anlaşılmadıkça susmak güzel dedi
ve ekledi, sen nasılsın ?
-Bilmem ,sen söyle gökyüzünde olan sensin dedim
- Seni görüyorum ama insan göründüğü gibi değildir...dedi
-Ya nasıldır dedim
-yüzün gülüyor ama gözlerin bulutlarla tepişiyor, dedi
-Gülümsedim
-Ceplerimde şiir, gözlerimde bulut
-Sustum sustum, tam deniz diyecektim ki
-Ne zaman ağzını açsan ille de su diyorsun, dedi
-Su he
-Evet su ,dedi
-Ha yağmur suyu, ha deniz suyu, ha ırmak, ha dere hepsi de su işte dedi
-Çölün rüyası su... dedim
-Serap bu dedi...haklı
Yanılgılarımız, yenilgilerimizle başa baş gidiyor, dedim
-Verecek bir cevabı yoktu, yeniden sustu
Bir insana susmak bu kadar yakışırdı ancak, saç diplerine kadar yorgun ve kırgın. Mahcubiyetini alın yazısına ekleyip, kederden kader örüyordu. Hani sorsalar hayatın anlamını "insanın ölümlü olması diyecek" ya yaşamak dediğinizde "çocukluğum "diyecekti. Sen dedim, bir gün sustuğun kendi sesine hasret kalacaksın deseler "söz gümüşse, sukut altındır " diyeceksin
Elindeki oltu taşı durmadan sabır çekerken, çantasına eğilip bir kitap çıkardı. Gözlerinden munzur, kalbinden toroslar akıyordu. Şiir kitabını uzattı, bu senin dedi. Kitaptan daha güzel hediyemi olurdu, sevinçle gülümsedim.
Tahta masa, tahta sandalye, köy çeşmesinin şırıltısı, uzaktan duyulan köpek havlamaları, yoldan geçen traktör sesleri, yan tarafta ayçiçeği tarlası. Bu kadar huzurun içinde huzursuzluğu gözlerinden dökülen munzur çayı gibi coşkun akan gözyaşlarına bir anlam veremesem de, hüznünü yüzündeki çizgilerin titreyişinden görüyordum.
Sen aslında benden iyi bilirsin külün terazide tartılmayacağını, taşın çiçek açmayacağını, cahile hiç bir şey öğretilemeyeceğini ama "belki " diye diye boyun büküyorsun olan bitene.
İnsan, yarası yarasına denk geleni çok daha iyi anlar . Gül bahçesinde yer gök pembe, içimize çöreklenip kalan acıların rengini boyadı. Bizim yerimize öbek öbek pembe renkli çiçekler konuşuyordu. Şiir okuyan gül bahçelerinin yalnızlığına kuşlar eşlik ediyordu. Gül kokuları dağ başlarına kadar taşıyan rüzgarın uğultusu adeta ağıt gibi yükselirken, gül tarlalarının hemen yanı başındaki buğday anızları güneşe saçlarını dökmüş yağmur bekliyordu.
Gün kendini bırakırken geceye, yıldızlar uzaktan ıslık çalarak geliyordu. Az ötedeki tarladaki ağaca bağlanmış dilek çabutları renk renk savruluyordu. Acep bütün dilekler kabul olmuş mudur diye sormadan edemiyor insan. Sana kalsa çabut, çul bağlamakla tutmaz dilekler. Hüznüne de, sevincine de gül suyu dök demiştin.
Gül suyumu mu diye sorunca, her derde çare olmuyormuş gül suyu Kırk derde gül suyu ve acılar. Gülümsedim, yani şimdi üstü gül suyu dökülmüş acımı olur. Olur mu olur işte, serptim gitti acıların, ayrılıkların, özlemlerin, emeklerimin üzerine. Bakalım gül suyu döküldüğü yeri güzelleştirecek mi, güzelleştirsin inşallah...
Döktüm gül sularını saçlarıma, derman olsun gözyaşlarıma. Ne zaman öleceğimizin de belli bir zamanı yok, sen gamzelerime her düşeni vedadan say. Birisi kefenime gül suyu döksün, öbürü şiir okusun. Tabutun içinde şiirin geri kalanını ben tamamlarım. Ha unutmadan mezarımın başına bir zeytin, bir de gül dikin, tutarsa tutar, tutmazsa bu da kaderden sayılsın. Gerektiğinde susmak da şiirden sayılsın.
Mevsim güz olsun, yapraklar üstüme dökülsün, yağmurlar toprağı kucaklasın , serin serin rüzgarlar essin. Dağlar yasımı tutsun, gökyüzü kuşlarımı korusun, deniz kucaklasın kıyısını, güneş yönünü üşüyen çocuklara dönsün, dolunay sazıyla türkü söylesin.
Gözlerimden bulutlar döküldü, başımı yastığa gömdüm.
-Çölün rüyası yine de su dedim
-Gül suyu mu dedin
Şimdi gül kokulu acılarımız elimizde demet demet, seç beğen al hangisini istersen. Varsın olsun acılarımız, yeter ki gülsün yetim çocuklar, susmak da şiirden sayılsın…