RUHUMUZDAKİ KOCA BOŞLUK
Tüm düzenleri altüst etmek için yaratılmış olan bizler, ömrümüz boyunca kurmayı düşlediğimiz yapay düzenlerin peşinden koşarız. Bu koşmalar kendimizden bir uzaklaşma, bir kaçış yoludur aslında. Gitmemiz gereken uzun yollar dururken soluklanmaya vaktimiz yoktur. Oysa biraz arkamıza bakmaya fırsat bulsaydık; ruhumuzdan dökülenleri fark edebilirdik. Belki de aramızda fark edenler oldu. Onlar da dökülenlerin yerini doldurabileceğini düşünerek kendini avuttu. Meydana gelen koca boşluklar da yalnızlığı doğurdu.
Yalnızlık, ruhumuzun eksik parçalarının bir araya gelerek içinde kara delik oluşturmasıdır. Bu kara delik; yakınındaki her şeyi yutmak ister. En sonunda baş edilemeyecek boyuta ulaştığında da insanını yutar.
Gecenin en zifiri karanlığının olduğu vakitte, bir balkonun serin mermerinde fark edilir bu kara delik. Bu durum hastalığa yakalanmış gibi insanı panikletir, kendi devasını aramaya iter. Durumunun bulaşıcı olduğundan korkarcasına saklar yaralarını. İçindeki boşluğu kapatmak için de başka boşlukları sezmeye çalışır.
Onun gibileri en iyi kendisinin anlayacağını düşünür. İçeriyi görmesinler diye gözlerini boyar. Karşısındakini de boyasına bulamak ister. Diline en süslü cümleleri takar. Hatta derdini dindirmek için geçici olarak karşısındakine benzemeye bile çalışabilir. Yüzüne bu kadar makyaj yapmışken doğal halini ilk görüşte bilecek kişileri arar.
Bir arayışa itilmek için belki de ruhumuzda kara delikle yaratıldık. Dünya üzerindeki herhangi bir yere bu deliği kapatabilelim diye iğne iplik bırakıldı. Herkese göre de bu değişkenlik gösterdi. Kimi için elmaydı, kimi için eşya, hayvan kimi içinse kendine benimsediği...
Sahi bu yalnızlık konusu kalıcı olarak içimizde kapanabilir miydi? Devinim halinde olan canlıların çaresini bulduktan sonra sabit durması beklenemez. Muhakkak, yine yol alacak, kendi parçalarını yollara dökecek, döktüklerinin yerine yenisini koymak isteyecek... Bu döngü sürekli böyle devam edecek.
İnsan kendi söküğünü içinde daha fazla açılmasın diye dikmeye uğraşır. Bu dikişi tutturabilmek için fikirlerini sarf eder. Çömlekçi Kaplumbağa hikayesine dönen bu içteki boşluk, kendisine yaramayan ipliklerin gazabına uğrar. Başlarda o iplik ona hengamenin içinde gözünü kamaştıran altından farksız gelir. İpliğe dokunduğunda, teninden ruhuna bir sıcaklıkla tanışır. İpliği ilk gördüğünde verdiği karar zamanla kesinliğe varır. İnsanın en savunmasız olduğu an -içindeki boşluğu gösterdiği an- o iplikten yardım ister. Karşıdaki insanı savunmasız görmek herkese nasip olmaz. Bu fırsat ele geçtiğinde seçim insafa bırakılır. İplik ise makyajını daha yolun başında yapmıştır, ruhundaki kara delik çoktan kendisini yutmuştur. Düzelmesine artık imkan kalmamıştır. Kurbanları için sessizce bekleyen altın niteliğindeydi o artık. İpliğin sarı boyası birden yardım isteyen kişinin ellerine aktı. O, ne yapacağını şaşırırken diğeri sadece güldü.
Ruhumuzdaki parçaları değişikliğe ayak uydurabilmek için kara delikte yutulmasına izin veriyoruz. Yerine yenisini eklemek bir hayli zaman alsa da alıştığımız bir yol var ve biz o yolun yolcusuyuz. Evet, kimi zaman gecelerin bizi uyutmaması, sessizliğin içimize düşürdüğü kederle bocalanmak veya yeni çekilmiş dişin yerine sürekli dilimizin gitmesi gibi anlamlandıramadığımız boşluklar ruhumuzda koca bir enkazın habercisi olabilir fakat yalnızlık o enkazın içindeki kalanları kurtarabilmenin bir umududur. Ruhumuzda yarattığı enkazın bizde bıraktığı kalıntılardır aslında.