​ Tercih Edilmiş Körlük 1- Abdülhak Şinasi Hisar

AV.FATMA ŞEREF POLAT fatmaseref@hotmail.com

Türk edebiyat kanonu, 20. yüzyılın ortalarında keskin bir yol ayrımına girdi. Bir yanda yeni kurulan Cumhuriyet’in rasyonel, köylücü ve toplumcu gerçekçi idealleri; diğer yanda ise yıkılan imparatorluğun rafine kültür birikimi. Abdülhak Şinasi Hisar, bu iki dünyanın arasında kalan bir "hafıza adası" gibidir. Onu bugün bile hakkıyla tanıyamıyor oluşumuz bir tesadüf değil, bir "tercih edilmiş körlük" vakasıdır. Dönemin hakim edebi anlayışı, Anadolu’nun tozunu ve toplumsal sancıları anlatmayan her metni "fildişi kule" edebiyatı olarak yaftalamış, Hisar’ın Boğaziçi’ndeki bir sandal sefasına sığdırdığı koca bir medeniyet psikolojisini "eskimiş" ilan etmiştir. Oysa Hisar, geçmişi geri getirmek isteyen bir mürteci değil, o geçmişin içindeki "insan cevherini" modern zamanın yıkımından korumaya çalışan bir estetisyen idi.

​Bir İmparatorluk Aristokratının Kronolojisini onun hayatında görebiliriz.

​Abdülhak Şinasi Hisar’ın hayatı, aslında anlattığı o "kayıp zamanın" ta kendisidir. 14 Mart 1887’de İstanbul Rumelihisarı’nda, entelektüel derinliği olan bir ailede doğdu. Babası Mahmud Celaleddin Bey, dönemin önemli yayın organlarından Hazine-i Fünun dergisini çıkaran bir kültür adamıydı. Hisar, çocukluğunu o meşhur yalı hayatının en rafine dönemlerinde, Rumelihisarı, Büyükada ve Çamlıca üçgeninde geçirdi.
​Eğitim hayatı, onun dünya görüşünü şekillendiren en önemli unsurdur. Mekteb-i Sultani’de (Galatasaray Lisesi) Ahmet Haşim ile sıra arkadaşıydı. 1905’te Paris’e gidişi, onun sadece Batı’yı tanımasını değil, İstanbul’a "dışarıdan" bakarak onu bir estetik nesne olarak keşfetmesini sağladı. 1905-1908 yılları arasında Ecole Libre des Sciences Politiques’te okurken, Avrupa’nın modernist dalgasını tam yerinde teneffüs etti. 1921’de Türkiye’ye döndüğünde Fransız şirketlerinde ve Balkan Birliği Genel Sekreterliği gibi bürokratik görevlerde çalıştı; ancak onun asıl mesaisi her zaman "kelimelerle dünya kurmak" üzerineydi. 1963’te Cihangir’deki dairesinde, masasında yarım kalmış notlarıyla hayata veda ettiğinde, ardında Türkçenin en görkemli ama en az anlaşılan miraslarından birini bıraktı.

​Dünya Edebiyatındaki İzdüşümü: Proust ve Zweig ile Akrabalık

​Hisar’ı dünya edebiyatı haritasına yerleştirecek olursak, karşımıza çıkan ilk isim şüphesiz Marcel Proust olur. Hatta Hisar için sıklıkla "Boğaziçi’nin Proust’u" denir. Her iki yazar da zamanın akışına karşı hafızayı bir sığınak olarak kullanır. Proust’un meşhur "madlen keki" neyse, Hisar’ın "Boğaziçi mehtabı" odur; geçmişi tüm kokusu ve sesiyle bugüne taşımak. Ancak Hisar’da, Stefan Zweig’ın Dünün Dünyası'nda hissettiğimiz o "yıkılan bir medeniyetin ardından duyulan soylu yas" da vardır. O, imparatorluğun çöküşünü siyasi bir olay olarak değil, bir "zevk ve üslup kaybı" olarak görür. Virginia Woolf’un bilinç akışı tekniğine yaklaşan o uzun ve dolambaçlı cümleleri, aslında insanın zihnindeki hatıra parçacıklarını birbirine bağlama çabasıdır.

Boğaziçi Medeniyeti: Bir Sosyolojik İnşa

​Hisar’ın en büyük başarısı, "Boğaziçi Medeniyeti" kavramını literatüre kazandırmasıdır. O, Boğaziçi’ni sadece coğrafi bir su yolu değil; mimarisi, müziği, yemek kültürü ve hatta "sessizlik adabı" ile bütünleşmiş bir medeniyet formu olarak tanımlar. Onun eserlerinde mekanlar, insanların karakterlerini aynalayan canlı varlıklardır.

​Eserlerini ise şöyle sıralayabiliriz:

​Fahim Bey ve Biz (1941): 1942 CHP Roman Mükafatı'nda üçüncülük alan bu eser, Türk edebiyatının en özgün "tutunamayan" karakterlerinden birini yaratmıştır. Fahim Bey, rasyonalist dünyaya uyum sağlayamayan, hayallerini gerçeklere tercih eden bir etik kahramanıdır.

​Çamlıca’daki Eniştemiz (1944): Deli ile dahi arasındaki o ince çizgide yürüyen bir karakter üzerinden, bir dönemin aile yapısını ve tuhaflıklarını anlatır.
​Boğaziçi Mehtapları (1942): Bir anı kitabı olmanın çok ötesinde, kaybolan bir estetiğin antropolojik şiiridir.
​Boğaziçi Yalıları ve Geçmiş Zaman Köşkleri: Mekanların ruhuna yapılan bir yolculuktur.

​Üslubun Şifreleri ve Dönem Eleştirileri

​Hisar’ın dili, "sarman cümleler" olarak adlandırılan, bir düşünceden diğerine parantezler açarak akan devasa bir yapıdır. Döneminin eleştirmenleri, örneğin Nurullah Ataç gibi isimler, onun dilini bazen "fazla ağdalı" veya "yavaş" bulmuşlardır. Toplumcu gerçekçiler ise onu "halktan kopuk" olmakla suçlamışlardır. Oysa Hisar’ın amacı halka gitmek değil, insandaki "yüksek kültürü" muhafaza etmekti. Onun şu sözü, yazma felsefesini özetler:
​"Bazı insanlar vardır ki, onlarla konuşurken kelimeler birer köprü değil, birer engeldir. Onların dünyasına girmek için lügate değil, o insanların yetiştiği bahçelerin kokusuna ihtiyaç duyarsınız."

​Gazetecilik Yönü ve Kayıp Makaleler

​Hisar sadece bir romancı değildi; aynı zamanda çok üretken bir fıkra ve deneme yazarıydı. Varlık, Türk Yurdu, Dergâh, Milliyet ve Dünya gazetelerinde yüzlerce makalesi yayınlandı. Bu yazılarında sadece edebiyatı değil; şehircilikten müziğe, siyasetten günlük yaşama kadar her şeyi o rafine süzgecinden geçirerek değerlendirdi. Bugün bile bu yazıların bir kısmı tam olarak derlenmiş değildir; yani Hisar araştırmacıları için hala keşfedilmeyi bekleyen bir "mürekkep izi" mevcuttur.

​Okuyucu İçin Rehber: Hisar’a Nasıl Ulaşılır?

​Eğer bugün Abdülhak Şinasi Hisar’ın o büyülü dünyasına girmek isterseniz, oldukça şanslı bir dönemdesiniz.
​Yayınevi: Yazarın tüm hakları şu an Yapı Kredi Yayınları (YKY)’ndadır. Bütün romanları, anıları ve derlenmiş makaleleri özenli edisyonlarla kitapçılarda bulunabilmektedir.
​Sesli Kitap ve Arşiv: Özellikle Fahim Bey ve Biz ve Boğaziçi Mehtapları, Storytel gibi dijital platformlarda profesyonel seslendirmelerle mevcuttur. Ayrıca TRT Dinle arşivinde onun eserlerinden uyarlanmış radyo tiyatrolarına rastlamak mümkündür.
​İlk Adım Önerisi: Eğer ağır dilden çekiniyorsanız, okumaya doğrudan Fahim Bey ve Biz ile başlamanız, yazarın karakter yaratma dehasına hayran kalmanızı sağlayacaktır.
​Sonuç: Körlüğü Kırmak
​Abdülhak Şinasi Hisar’ı okumak, bir anlamda modern insanın kendi köklerine vurduğu o "körlük baltasını" elinden bırakmasıdır. Onun metinleri, bize "geçmişin bitmediğini, sadece  bizim onu görmeyi gereksiz bulduğumuzu" hatırlatır. O, ebedi zamanın, bizim bugünkü sığlığımızdan çok daha derin olduğunu kanıtlayan bir abide olarak edebiyatımızda durmaktadır.