İNCE MİNARE'YE YENİDEN BAKMAK
Atlar ve Kanatlar! Sanırım 1996 yılıydı. Başarılı ressamlarımızdan Prof. Dr. Esma Civcir hanımefendinin Konya’da açtığı at ve kuş temalı yağlı boya resim sergisini geziyor, rüzgarda uçuşan yeleler ve gökyüzüne saltanat kurmuş kanatlar arasında mest olmuş bir derviş gibi dönüyor, gidip gelip tekrar bakıyor hangisinin en güzel olduğuna bir türlü karar veremiyordum. Nasıl oldu hatırlamıyorum ama sanırım her gerçek sanatçı gibi Esma Hanım bu hayranlığı fark etti ve aramızda doğal gelişen bir sohbet başladı.
İşte o güzel sohbetten hiç unutmadığım, sanatın insan üzerindeki görünmez etkisi hakkında ince bir detay yıllarca ufkumu aydınlatmaya devam etti. Esma Hanım şöyle demişti: “Konya’da her sabah işe giderken belki yüzlerce kişi İnce Minarenin önünden geçiyor. Simitçi, memur, işçi ya da mesleği ne olursa olsun fark etmez, esere bakıp bakmadığı bile fark etmez, beyni onun bilincinde. Dolayısı ile o şaheserin önünden geçen insanlar asla, onu görmeyenlerle aynı olmaz. Çünkü bu yüksek sanat o insanların ruhlarında muhakkak farklı bir incelik farklı bir duyarlılık oluşacaktır." Bu basit ama sarsıcı cümle, o andan itibaren İnce Minareli Medrese ’ye olan bakışımı kökten değiştirdi. Artık o taş yapının heybetli gölgesinde sadece bir mimari deha değil, Esma Hanım’ın işaret ettiği o sessiz ruh terbiyesini ve insana süzülen gizli zarafeti görmeye başladım. Bu hatıranın rehberliğinde, Konya’nın bu eşsiz mirasına dair yeni bir pencere açmak ve bu "incelik" payını okuyucularımla paylaşmak istedim.
İnce Minareli Medrese, Anadolu Selçuklu Devleti’nin başkenti Konya’da, 13. yüzyılın estetik ve mühendislik birikimini bir mühür gibi şehre vuran en seçkin yapılar arasındadır. Bu eser, sadece taşın ve tuğlanın birleşimi değil, aynı zamanda devrin siyasi çalkantılarına karşı bir duruşun, ilme ve sanata verilen kutsiyetin dikey bir tezahürüdür. Sultan II. İzzeddin Keykavus devrinde, 1264 yılında inşa edilen bu yapı, Selçuklu’nun "maddeyi manaya büründürme" gayesinin en somut örneklerinden biridir.
Banisi ve tarihsel arka planına da bakacak olursak, İnce Minareli Medrese’nin hikâyesi Selçuklu’nun büyük veziri Sâhip Ata Fahreddin Ali’nin ismiyle kopmaz bir biçimde bağlıdır. Moğol baskısının Anadolu’yu derinden sarstığı bir dönemde, bu denli görkemli ve incelikli bir yapının inşa edilmesi, devletin kültürel ve ilmi direncini simgeler. Darü’l-Hadis (Hadis Okulu) olarak kurulan medrese, döneminin yükseköğretim sisteminde merkezi bir rol üstlenmiş, İslam ilimlerinin derinleştiği bir irfan yuvası olmuştur. Yapının inşasında görev alan Mimar Kölük bin Abdullah, bu eserde taş işçiliğinin sınırlarını zorlamış ve geometriyi bir ibadet vecizesi gibi cepheye işlemiştir.
Mimari dokusuna ve taç kapısındaki o eşsiz tezyinata eğildiğimizde, yapının en dikkat çekici kısmının anıtsal giriş kapısı olduğu görülür. Selçuklu mimarisinde taç kapılar birer "cennet kapısı" metaforu taşır; ancak İnce Minareli Medrese’nin kapısı, bu geleneğin çok ötesine geçen bir detay yoğunluğuna sahiptir. Kapının üzerinde yer alan iri kabartmalı yazı kuşakları, Yasin ve Fetih surelerinden ayetleri birer sanat objesi gibi sunar. Bitkisel motiflerin geometrik geçmelerle olan aynalaşması, izleyiciyi görsel bir labirentin içine çekerek sonsuzluğun idrakine davet eder. Bu kapı, Selçuklu tezyinat sanatının korku ve boşluk (horror vacui) duygusunu nasıl estetik bir dolulukla fethettiğinin en açık kanıtıdır.
Horror vacui" terimi Latince kökenlidir ve sanat tarihinde "boşluk korkusu" anlamına gelir. İslam tezyinatında ise bu yoğunluk, Havf (korku) ve Reca (ümit) arasındaki o ince dengenin estetik bir izdüşümü gibidir: Sanatçının boşluk bırakmadan her zerreyi hendesi bir nizamla doldurma gayreti, ilahi azamet karşısındaki o derin ürpertiyi (Havf) temsil ederken; bu karmaşanın içinden süzülen o kusursuz uyum ve güzellik, her daim O’nun sonsuz rahmetine duyulan sarsılmaz ümidi (Reca) muştular.
İnce Minarenin taç kapısındaki o her boşluğu dolduran düğümler, sanki bu iki duygunun taş üzerindeki "aynalaşması" gibidir.
Yapıya ismini veren minaresi ve tuğla işçiliğinin detaylarını inceleyecek olursak, Selçuklu kule mimarisinin zarafetiyle karşılaşırız. Adını aldığı "İnce Minare", orijinalinde iki şerefeli ve oldukça yüksek bir yapı olmasına rağmen, 1901 yılında düşen bir yıldırım neticesinde şerefe hizasından kopmuştur. Bugün mevcut olan tek şerefeli hali bile, minarenin gökyüzüne doğru uzanan o naif siluetini korumaktadır. Kaidesinde kullanılan kesme taşın ağırlığı, gövdede yerini tuğlanın esnekliğine ve çininin rengine bırakır. Turkuaz renkli sırlı tuğlalar, baklava dilimli motiflerle birleşerek gökyüzünün sonsuzluğunu yeryüzündeki bu dikey yapıya yansıtır. Tuğlanın toprak tonuyla turkuazın uyumu, Selçuklu’nun arz ve sema arasındaki denge arayışını temsil eder.
İç mekân kurgusu ve medresenin işlevsel derinliğini ele aldığımızda, kapalı avlulu medrese tipinin en olgun örneklerinden birini görürüz. Orta mekânın üzerini örten devasa kubbe, pandantiflerle geçiş sağlanan bir gök kubbe tasviri gibidir. Kubbenin ortasında yer alan aydınlık feneri, ilmin ışığının yukarıdan aşağıya süzülüşünü simgelerken, avlunun merkezindeki havuz, suyun sükûnetiyle talebenin tefekkürüne zemin hazırlar. Kubbe kasnağında yer alan çini yazılar ve hendesi düzenlemeler, mekânın manevi atmosferini pekiştiren unsurlardır. Burada eğitim gören her bir talebe, aslında bu hendesi düzenin bir parçası olarak kainattaki nizamı idrak etmeye çalışmıştır.
Geometrinin ve taş işçiliğinin ardındaki felsefeye odaklanacak olursak, İnce Minareli Medrese ’de kullanılan her motifin birer "remiz" olduğunu fark ederiz. Düğüm motifleri, Selçuklu’nun birlik (vahdet) inancını ve her şeyin birbirine bir kader örgüsüyle bağlı olduğunu fısıldar. Muhteşem Selçuklu Medeniyetindeki, İlahi Nizam ve vahdet düsturu, bu yapının sarsılmaz taşları arasında gizlidir; zira her bir oyuk ve her bir kabartma, tesadüfe yer bırakmayan bir hesaplamanın ürünüdür. Mimarın eli, adeta taşın içinde uyuyan manayı uyandırmış ve onu sonsuz bir zamana hapsetmiştir.
Kültürel hafıza ve modern dönemdeki konumu bakımından değerlendirdiğimizde, İnce Minareli Medrese’nin bugün Taş ve Ahşap Eserler Müzesi olarak hizmet vermesi büyük bir değer taşır. 13. yüzyıldan günümüze ulaşan bu eser, Selçuklu’nun ahşap kapı kanatlarından, taş kabartmalı hayat ağacı motiflerine kadar geniş bir koleksiyona ev sahipliği yaparak şehre gelen ziyaretçilere tarihsel bir köprü sunar. Zamanın ve doğa olaylarının aşındırıcı etkisine rağmen ayakta kalması, yapının hem statik gücünü hem de taşıdığı manevi yükün derinliğini gösterir.
Sonuç itibarıyla, İnce Minareli Medrese bir mimari yapıdan çok daha fazlasıdır; o, Selçuklu’nun rüyası, Sahip Ata ‘nın dehası, Kölük bin Abdullah’ın duası ve Konya’nın kimliğidir.
Günümüzdeki durumu ve bu sessiz abideyi bizzat deneyimlemek isteyenler için belirtmek gerekir ki; İnce Minareli Medrese, bugün T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Taş ve Ahşap Eserler Müzesi olarak kapılarını tüm dünyaya açmaktadır. Konya’nın kalbinde, Alaaddin Tepesi’nin hemen batısında vakur bir duruşla ziyaretçilerini selamlayan bu yapı; Haftanın her günü ziyarete açık olan müze, Müze Kart ile de gezilebilmekte; taşın sabrını ve ahşabın zarafetini yakından görmek isteyenlere eşsiz bir atmosfer sunmaktadır.
Yolunuz Konya’nın bu kadim meydanına düştüğünde, sadece bir müzeyi ziyaret etmiş olmayacak; Esma Hanım’ın o gün bir resim sergisinde fısıldadığı o "inceliğin" mekâna bürünmüş haliyle bizzat yüzleşecek ve bir daha eskisi gibi olmayacaksınız.