Bozkır'ın Zirvesinde Bir Rüya: Zengibar
İlk kez Rahmetli Zeki Oğuz'dan duymuş merak etmiştim Zengibar 'ı... O hayattayken ve rehberliğinde gezip görmek de ayrı bir şans oldu benim için. Şehirlere füzeler yağarken nedense Zengibar'ı yazmak geldi içimden: Tarihin gördüğü işgale karşı en şanlı direnişi veren Isaura Medeniyetinin kalesi Zengibar muhakkak herkesin bilmesi görmesi gereken saklı bir hazine Anadolu 'da.
Bazen bir fotoğraf, bin yıllık bir uykuyu uyandırır insanın içinde; ruhunuzun hiç bilmediği bir dehlizinde bir ışık yakar ve sizi yollara düşürür. Benim için de öyle oldu. Rahmetli Zeki Oğuz’un o siyah beyaz dünyasından süzülüp gelen, Yörük obalarının dumanıyla harmanlanmış Zengibar fotoğraflarına her baktığımda, sanki o taşlar bana bir şeyler fısıldıyordu. Zeki Bey, o naif derviş gönlüyle bozkırı adım adım arşınlarken, aslında bize bir coğrafyayı değil, bir ruhu miras bırakmış. Onun objektifinden süzülen o görkemli yalnızlık, sonunda beni de o sarp yokuşun eteğine kadar getirdi.
Konya Aydınlar Ocağı ve Selçukya Kültür Sanat Derneği’nin o güzel insanlarıyla yola koyulurken, içimde hem bir heyecan hem de o kadim sessizliğe duyulan derin bir hürmet vardı. Bozkır’ın o sert ama dürüst rüzgârını yüzümüzde hissettiğimizde anladık ki; bu yolculuk sadece bir gezi değil, bir içsel hicret. Kaleye tırmanmaya başladığınızda, dünya arkanızda yavaş yavaş küçülmeye başlıyor. Yokuş sarp, nefesiniz kesiliyor, adımlarınız ağırlaşıyor. Ama işte tam o anda, o zorluğun içinde bir ferahlık gizli. İnsan yükseldikçe hafifliyor. Hani derler ya, "Zahmet çekilmeden rahmete erilmez" diye; Zengibar tam da bu sözün ete kemiğe, daha doğrusu taşa ve toprağa bürünmüş hali.
Kan ter içinde zirveye ulaştığımızda, o devasa surların gökyüzüyle birleştiği hat bizi karşıladı. İşin tekniğine, mimarisine bakınca insan hayretini gizleyemiyor. Deniz seviyesinden yaklaşık 1860 metre yükseklikte, dağların doruğuna koca bir şehir inşa edilmiş. Mimarisi "İsaura tipi" denilen; harçsız, sadece devasa taşların birbirine büyük bir sadakatle kenetlenmesiyle yükselen bir işçilik. O meşhur Zafer Takı’nın altından geçerken, Roma İmparatoru Hadrianus’un o görkemli adımlarını, kentin bir zamanlar nasıl bir ihtişamla parladığını hissedebiliyorsunuz. Surlar o kadar kalın ve heybetli ki, sanki zamanı dışarıda bırakmak için örülmüşler. Tiyatrosu, sarnıçları ve o devasa kapılarıyla burası aslında Anadolu’nun ortasında gizlenmiş bir mücevher kutusu gibi.
Sırtımızı o bin yıllık taşlara yaslayıp dinlendiğimizde, yolculuğumuz gerçek bir medeniyet sohbetine dönüştü. Konya Aydınlar Ocağı Başkanı Sayın Dr. Mustafa Güçlü, o her zamanki vakur duruşu ve engin tarih bilgisiyle bize İsaura medeniyetini anlatmaya başladı. Taşlar dile geldi onun anlatımıyla; kimler gelmiş, kimler geçmiş, bu sarp kayalıklar ne savaşlar, ne aşklar görmüş... Biz onun anlattığı tarihin derinliklerinde kaybolurken, Mustafa Karaçelebi dostumuz çıkardı sazını. O yorgunluğumuzu alan, ruhumuzu dinlendiren nağmeler rüzgâra karışıp antik kentin sütunları arasında yankılandı. Bir yanımızda ilim, bir yanımızda irfan; sanki zaman durmuştu.
Tam o sırada zihnimde bir ayet yankılandı; "Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar? Onlar kendilerinden daha güçlüydüler..." (Rum Suresi, 9). Kur'an-ı Kerim'in bizleri uyardığı o "harabelerin yanından dikkatsiz geçmeme" düsturu, Zengibar’ın rüzgârıyla birleşip kalbime dokundu. Burası sadece bir arkeolojik alan değil, tam bir tefekkür makamıymış meğer. O devasa taşlar bile zamanın karşısında boyun eğmişken, insanın kibri ne kadar da eğreti duruyor bu zirvede.
Peki, dünyanın dört bir yanından savaş çığlıklarının yükseldiği, sınırların ve hırsların insanlığı nefessiz bıraktığı şu günlerde, bu geçmiş geziyi neden bugün anlatmak istedim? Çünkü Zengibar’ın o yıkık dökük ama mağrur taşlarına bakınca bir şeyi çok daha iyi anlıyorsunuz: Bu dünya hepimize yeter, ama sadece birlikte güzelleştirdiğimiz sürece. Savaşların yıktığı şehirleri gördükçe, binlerce yıl önce taş üstüne taş koyarak medeniyet kuranların mirası daha bir kıymetleniyor. Zengibar bize fısıldıyor; "Baki kalan bu kubbede hoş bir sadaymış..." Eğer biz o hoş sdayı barışla, sevgiyle ve eserlerimizle bırakamazsak, yarın bizim şehirlerimiz de sadece ibret alınacak birer harabeye dönüşecek.
Zengibar’ın o vakur sessizliğini dünyaya duyurmak için artık taşın dile gelmesini beklememeli, biz o taşın dili olmalıyız. Bu muazzam mirası sadece bir "ören yeri" olmaktan çıkarıp, uluslararası bir kültür rotasına dönüştürmek ilk adımımız olmalı. Arkeolojik kazıların daha da hızlanması, buranın bir "Açık Hava Müzesi" statüsüyle taçlandırılması ve dijital dünyanın imkânları kullanılarak hazırlanan belgesellerle "Anadolu’nun Saklı Efes’i" vurgusunun dünyaya nakşedilmesi gerekiyor. Zengibar’ı bir dünya markası yapmak; sadece Bozkır’a değil, bu toprakların kadim hikâyesine sahip çıkmaktır.
Yola düşmek isteyen gönül dostları için de birkaç küçük fısıltı bırakalım: Bu tılsımlı tepeye niyetlendiyseniz, Konya’dan Bozkır istikametine sürüp Hacılar Köyü’ne ulaştığınızda asıl yolculuğun başladığını bilin. Altınızda mutlaka kaymayan, sağlam bir yürüyüş ayakkabısı olsun; çünkü taşlar sizi sınayacaktır. Yanınıza suyunuzu, başınıza güneşten koruyacak bir şapkanızı ve en önemlisi o manzarayı ölümsüzleştirecek kameranızı almayı unutmayın. Tırmanış biraz nefesinizi kesebilir ama zirvedeki o sonsuzluk hissi, tüm yorgunluğu unutturacak bir şifa gibidir. Mevsimlerden bahar ya da erken güz, bu tefekkür yolculuğu için en zarif zamanlardır.
Dönüş yolunda arkamda bıraktığım o devasa silüete bakarken içimden şu geçti: Taş yerinde ağır, ama ruhu bizimle. Kaderin kalemi oraya Zengibar’ı yazmış bir kere; bize düşen ise o yazıyı, yani o kutsal mirası okumayı bilmek ve bu dünyayı savaşla değil, güzellikle donatmak. Dilerim ki bu kadim taşların şahitlik ettiği barış ve kardeşlik rüzgârı tüm dünyayı sarsın; ülkemiz ve insanlık için hep birlikte çok daha aydınlık, huzurlu ve umut dolu yarınlara uyanalım.