Kur'an-ı Kerim hem bilim hem de tarih kitabıdır

Konya Aydınlar Ocağı'nın Salı Sohbetlerinde Prof. Dr. Güngör Karauğuz Kur'an Arkeolojissi le Yaratılış ve Evrim konusunu anlattı:

Reklam
Reklam

Konya Aydınlar Ocağı’nın düzenlediği Selçuklu Salı Sohbetlerinde bu hafta Prof. Dr. Güngör Karauğuz Kur’an Arkeolojisi ile Yaratılış ve Evrim konusunu anlattı. Konevi Derneği Salonunda yapılan konferansta Karauğuz Kur’an-ı Kerim’in her şeyi detaylarıyla veren hem bilim hem de tarih kitabı vasıfları olduğunu söyledi.

Programın açılış konuşmasını yapan Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü evrim ve yaratılış meselelerinin özel bir konu olduğunu belirterek, “Kur’an bize bir çerçeve çiziyor, bizim kul olarak gerekenleri anlatıyor. Ama şeytan da boş durmayıp itikatları bozuyor. Biz ise günaha gireceğimiz zannıyla hareket edip araştırmıyor ve ucuza kaçıyoruz” dedi.

İlâhiyatçıların sürekli geriye bakmak yerine araştırmacı olmaları gerektiğine de vurgu yapan Güçlü, “Dezenformasyonlardan kurtulmak için gayret etmemiz lâzım. Biz Kur’ani anlayışa gelmezsek çocuklarımız Deizme doğru kaymaya devam edecek. Meselelere Kur’an merkezli çözümler getirmek zorundayız” şeklinde konuştu.

Daha sonra kürsüye gelen Prof. Dr. Güngör Karauğuz, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (SAV)’in (Kim benden, söylemediğim bir sözü naklederse ahirette iki elim yakasındadır) mealindeki Hadis-i Şerifini hatırlatarak “Buna rağmen pek çok uydurma Hadis olduğunu biliyoruz ve halk bu sapıttırmaları anlayamıyor” dedi.

Kur’an-ı Kerim’i İlahiyat metodolojisinin yanı sıra Kur’an Arkeolojiyle de anlamaya çalışmak gerektiğinin altını çizen Karauğuz, “Kur’an’ı hem bilim hem de tarih kitabı olarak da görmek lazım. O bize her şeyi detaylarıyla veren bir kitaptır. Kur’an detay vermez demek yanıştır ve (haşa) Kur’an eksiktir manasına gelir. Kur’an da detay yok diyenler bir takım hurafeleri çeşitli yöntemlerle Kuran’ın ifadesiymiş gibi yazmış. Ve bu hurafelerin pek çoğunu muharref Tevrat’ta görebiliyoruz. Halbuki Kur’an bize Tevrat’ın tahrif edildiğini örnekleriyle anlatıyor” diye konuştu.

Daha sonra yaratılış konusunu ele alan Karauğuz, “İnsanın yaratılışının nasıl olduğu noktasının sorgulanmadığı hiçbir arkeolojik evre yok gibidir şüphesiz. Yazılı devirlerden önceki dönemlerde bu sorgulamanın ne şekilde gelişmiş olduğunu bilmiyoruz belki ama çok eski çağlardan beri süre gelmiş ve yazılı devirlerde devam etmiş sözlü bir geleneğin yazıya çevrilmesinden ipuçları yakalamamız mümkündür. Yazının kâşifi olan Sümer toplumunda insanın, tanrıların görüntüsünde ve çamurdan yaratıldığına inanılırdı. Mısır mitlerinde ise tanrıların insanı yoktan var ettiğine inancı vardır. Peki Tevrat ne diyor, bir de ona bakalım; (Ve Rab dedi, suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım) Buhârî’nin Yahya b. Ca’fer, Abdürrazzâk, Ma’mer, Hemmâm ve Ebû Hureyre isnadıyla tahrîc ettiği rivayete göre de Hz. Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: (Allah Âdem’i kendi sûretinde yaratmıştır.) Oysa (muhâlefetün li’l-havâdis, yani yaratılmışlara benzememek) diye bir tanım vardır. Ve Şura Ayet 11’de (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur), İhlas Ayet 4’de de (Hiçbir şey O’nun dengi değildir) buyuruluyor. Kur’an asla tarif edilemez; bu sebeple Sümerlerden itibaren bütün benzetmeler ve Tevrat’taki ifade Kur’an ile çelişmektedir. Doğrusu Kur’an’da ifade edilendir” diyerek devam etti.

Hadis-i Şeriflerin arasına uydurmaların ve hurafelerin katılmasını önlemek için Râvi zinciri metodunun korunarak devam ettirilmesi gerektiğine vurgu yapan Karauğuz, “Rivayetlerin tamamı Kur’an’ın hakemliğinde ve onun mutabık ve uygunluğunda irdelenmelidir. Kur’an da Allah bize (Yeryüzünde gezip dolaşın ve Allah’ın, ilk yaratılışı nasıl başlatıp devam ettirdiğini görün) diyor. İşte bu Kur’an Arkeolojidir. Kur’an bize yolu ve yöntemi gösteriyor. Üstelik Tevrat’ın tahrif edildiğini bildiriyor ama Kur’an’ı okuyarak tefsir etmeye çalışan bazı kimseler bazı konularda (Tevrat’a müracaat edip orada yazılanları alıntılamışlar” dedi.

Kutsal Kitap Tevrat, Zebur, İncil içine Eski Mısır, Eski Mezopotamya ve Eski Anadolu putperest halklarının parşömen ya da kil kitaplarından sokuşturulmuş pek çok mesele bulunduğunu anlatan Karauğuz, “Bu konular

Batı’da İncil Arkeolojisi kapsamında yazılıp çizilen konulardır. Kutsal Kitap içine sokuşturulmuş ya da Mekke-Medine dönemi müşriklerinin ürettiği putperest felsefenin hiçbir konusunun Hz. Peygamber tarafından rivayet edilmeyeceği çok açık ortadadır. Mukayeseli bir okuma yapılmak koşuluyla, Kur’an Arkeolojisi metodu merkezinde arkeoloji ve antik filolojinin verdiği tüm bilgilerin de en ince ayrıntısına kadar bilinmesi ve uygulamaya alınması çok önemlidir; elzemdir. Rivayetin Kutsal Kitap Tevrat, Zebur, İncil ve diğer kanonik ya da apokrif eserlerde geçip geçmediği sorgulanmalıdır. Hz. Peygamberin bu kitapların dili olan Yahudice ve Grekçe bilmemesi ve dolayısıyla bu kitapları okuyamayacağı için bize buralardan herhangi bir bilgi aktarması söz konusu değildir. Aksine bir görüş olarak aktardığı düşünülürse; bu durumda Kur’an’daki bilgilerin -Batılıların da iddia ettiği gibi- konunun Kutsal Kitap’tan kopya çekildiği görüşü benimsenmiş olur. Oysaki Kur’an, tam aksine doğru bilginin kendi uhdesinde olduğunu bildirip, konuyu doğrusu ve detayları ile birlikte anlatmakta ve neyi ya da nelerin eklenip çıkarıldığını da göstermektedir” diyerek sözlerini sürdürdü.

İnsanın yaratılışının bilimsel manada sorgulamalarının özellikle VIII. yüzyıldan itibaren Müslüman âlimlerce başlatıldığını şaret eden Karauğuz, “Bu bağlamda Mutezile ekolü anılabilir ve bu ekol (Ol der olur) manasındaki ayetleri yorumlarken ki çıkış noktaları olan (Yok olan muhataba hitapta bir var oluş) olacağı yorumuna Gazzâli’nin (Yaratılışın yokken sonradan zaman içinde şekillendiği) şeklindeki ifadeleriyle karşı çıktığı görülür. Bu bağlamda yaratılışın şekillerinin sorgulandığı bir evre İslam dünyasında başladı. Dolayısıyla ilk canlı türlerinin sıcaklık, kuruluk, soğukluk ve nemlilik faktörleriyle yaratılmış olduğunu ve hatta canlıların laboratuvar ortamında çoğaltılabileceği fikrini 721 yılında Horasan-Tûs’ta doğmuş Câbir b. Hayyân savundu. Hatta tek bir cevherden tüm canlı türlerin başka bir ana türe dönüşmeksizin ilk örneklerinin komplekse doğru bir anda yaratıldığını ve (Âdem’in yaratılışı evlatlarının yaratılışından önce olmadığı gibi annelerinin yaratılışı da çocuklarından önce olmadı) ile ısının canlıların fiziksel ve karakter yapıların oluşmasında önemli bir faktör olduğu düşüncesiyle Nazzâm yaratılış teorileri içinde belki de en ilginçlerinden birini söyledi. Şüphesiz ona bu fikri söyleten Araf suresinin 11. ayeti olmalıydı. Hatta bu yıllar Kur’an’ın (Yeryüzünde dolaşın ve yaratılışın nasıl olduğunu görün) ayeti ışığında seyahatlerin, deneylerin ve teorilerin de kullanıldığı bir evredir ve Câhız bu noktada hem zoolog ve hem de belki ilk antropolog olma noktasında önemli bir figürdür” dedi.

Batı’daki yaratılış ve evrim teorileri üzerinde de duran Karauğuz, “J. Locke ve T. Hobbes insanın ilk biçimlerinin nasıl olduğunu sorgulamışlardı. XVII. yüzyılda E. Tyson şempanze ile insan arasında bir benzerlik olduğunu söylese de hiç taraftar bulamadı. Bu yıllarda İtalyan felsefeci L. Vanini bu görüşü dillendirmiş fakat canıyla ödemişti. XVIII. yüzyıla gelindiğinde Batı’da özellikle J. J. Rousseau başta olmak üzere orangutanların kulübeler inşa edip alet yapıp ateş yaktıkları ve bazı ahlaki duygularının olduğuna inanılıyordu. XIX. yüzyıl Batı dünyasında insanın köklerini bulma noktasından farklı yöntemlerin denendiği bir milat oldu. Çünkü İngiliz Kraliyet Gemisi ile C. Darwin 1831’den altı yıl boyunca dünya etrafında dolaşıp canlı türlerinden numuneler toplamakla meşgul oldu. Ama bir önceki yüzyılda insanı orangutanla eşitleyen görüşün aksine Darwin, insanı kuyruksuz maymun olarak tanımladı ve her ikisinin de ortak bir atadan türediğini iddia etti. Bu görüşlerini de (Doğal Seleksiyon Yoluyla Türlerin Kökeni Üzerine ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunması) adlı eserinde anlattı. Araştırmalar ilerledikçe Batı’da avcı-toplayıcı toplulukların ağaçlar üzerinden artık yere indikleri, iki ayak üzerinde dik olarak yürüyebildikleri, beyin kapasitelerinin büyüdüğü ve toplumsallığın artık ortaya çıktığı şeklinde bir anlayış yavaş yavaş yayılmaya da başladı” dedi.

Batı’da fiziki antropoloji bağlamında ilk keşiflerin 1829-1830 yılında Belçika Engis Mağarası’nda yapıldığını, 1856 yılında da Almanya’nın Düsseldorf yakınlarındaki Neander Vadisi’ndeki Feldhofer Mağarası’nda çalışan işçilerce rastlantı sonucu bazı kemikler bulunduğunu kaydeden Karauğuz, “Sonra 1848’de Cebeli Tarık’taki Forbes taş ocağı ile 1886’da Belçika’daki Spy Mağarası’nda keşfedilen kemiklerin 220.000-35.000/28.000 yılları arasında Würm buzul devrinde yaşamış olan Neandertal türler olduğu anlaşıldı. Bu iskeletler üzerindeki araştırmalar ilerledikçe bu türlerin taş ve tahtadan aletler yapabildiği, hayvan postlarını yüzebildikleri aletler kullandıkları ve bir mezar kültürü geliştirdikleri, kanabilist oldukları ve burun yapıların soğuk iklim yaşamına uygun olarak iri olduğu noktasında fikirler beyan edildi. 1890 yıllarına doğru Afrika, Asya ve Avrupa’da yapılan araştırmalar neticesinde kafatası kemikleri oldukça kalın ve ağır olup başını pek dik tutamayan, dişleriyle çenesi

büyük, kaş kemerleri çıkık ve H. erectus/dik duran adam adı verilen başka bir türe ait iskelet yapılarına daha rastlandı. Genellikle taş balta çeşidi aletleri geliştirip ateşi yaygın kullandığı tespit edildi. 1912 yılında jeolog C. Dawson ve S. Woodward İngiltere’de keşfettikleri yeni bir türün haberini verdi ama sözü edilen bu yeni türün alt çene ve dişlerinin modern bir maymuna, ancak kafatasının eski bir türe ait olduğu daha sonra anlaşıldı. Piltdown adamı olarak literatüre geçen bu sözde iki araştırmacı büyük bir sahtekârlığa imza atmış oldu. Sözün özü; Kur’an bize yeryüzünü gezip dolaşmamızı, araştırmamızı söylüyor ama biz bunu yapmak yerine batıl kaynaklara itibar ediyoruz” diyerek konuşmasını tamamladı.

Program sonunda Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü günün hatırası olarak Prof. Dr. Güngör Karauğuz’a kitap takdim etti.Haber:İbrahim Doğru

konya aydınlar ocağı mustafa güçlü prof. dr. güngör karauğuz kur’an arkeolojissi le yaratılış ve evrim konusu